CUMHURİYETİMİZİ KUTLUYORUZ: 1
Prof Dr Nurullah ÇETİN

Prof Dr Nurullah ÇETİN

CUMHURİYETİMİZİ KUTLUYORUZ: 1

26 Ekim 2016 - 00:24

CUMHURİYET DEMEK, TÜRK’ÜN EKONOMİK İSTİKLALİ DEMEKTİR.
Bu yazımda Cumhuriyetle gelen iktisadi istiklalimizden söz edeceğim.
29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyetimiz, Türk’ün bir paket halinde, bütün alanlarda şahsiyetli, hürriyetçi, istiklalci millî varlığını kurtarma, koruma ve geliştirme projesidir. Cumhuriyet, Osmanlı Devletinin son dönemlerindeki Türk’ü her alanda esir ve köle haline getiren ve kademe kademe silen teslimiyetçi yapısına karşı Türk’ün hürriyetçi, istiklalci ve milliyetçi anlamda derlenip toparlanma projesidir. Cumhuriyet, yağma ve sömürü ekonomisine kaşı yerli ve millî ekonomidir. Osmanlının son dönemlerinde Türk ekonomisi yabancıların elindeydi. Atatürk, ekonomimizi millîleştirerek yabancıların elinden alıp asıl sahibi olan Türklere geri vermiştir. 
Atatürk’e göre “Muhakkak tam bağımsızlığı sağlayabilmek için yegâne hakiki kuvvet, en kuvvetli temel iktisadiyattır.”
Askerî zafer Mudanya ile, siyasi zafer Lozan’la, ekonomik zafer 17 Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresi ile taçlandırıldı.
*Cumhuriyetten önce ekonomik kaynaklarımız büyük ölçüde yabancılara teslim edilmiş vaziyetteydi. Cumhuriyetten hemen önce limanlarımızı, madenlerimizi, demiryollarımızı yabancılar işletiyordu. Cumhuriyetten sonra bunlar kademe kademe Türklerin eline geçti. Ama Atatürk’ün ölümünden sonraki iktidarlar döneminde bunlar büyük ölçüde Türklerin elinden alınıp tekrar yabancılara verildi ve bu süreç halen devam ediyor.
*Osmanlı Borçlarının Ödenmesi: Osmanlı Devleti ilk dış borcunu 1854 yılında İngiltere’den aldı. Alınan borçlar yatırıma dönüştürülemedi ve devlet, 1875 yılında iflas etti. Bunun üzerine önceleri Galata bankerlerinin daha sonra batılı devletlerin alacaklarını haciz yoluyla tahsil etmek amacıyla Duyun-ı Umumiye İdaresi (DUİ) kuruldu. DUİ, Osmanlı vergi gelirlerinin önemli bir kısmını idare etmeye başladı. DUİ, devlet vergilerinin yaklaşık % 30’unu kontrol etti. DUİ, devlet içinde ayrı hatta Türk devletine düşman bir devlet gibiydi. Nitekim Trablusgarp Savaşı sırasında Osmanlı devletinin savaş halinde olduğu İtalya’ya kredi verdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya ve Avusturya’nın daha sonraları da İtilaf devletlerinin çıkarlarını korudu. Duyun-ı Umumiye, Cumhuriyet yönetimine 86 milyon altın lira borç bırakmıştı. Cumhuriyet hükûmeti, Osmanlı borçlarından ancak 1929’da kurtuldu. 
*Reji İdaresi: Osmanlı Devletini sömürge haline getiren bir kurum da Reji İdaresi’dir. Yabancı yatırımcılardan oluşan Reji İdaresi, ülkedeki tütün ekim, işleme ve pazarlama işini tekeline almıştı. Köylünün hangi topraklara tütün ekebileceğine ve tütün vergisinin toplanmasına bu Reji İdaresi karar vermiştir. Cumhuriyet bizi bu kamburdan kurtardı.
*Sanayi: Cumhuriyet öncesi dönemde sadece 4 fabrika vardı: Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri.
Osmanlı’da 1913 ve 1915’te bir sanayi sayımı yapıldı. Buna göre bu işletmelerde sermaye ve emek miktarının ancak yüzde 15’lik oranları Türklere ait olup; Rumların payı sırasıyla sermayede yüzde 50; emekte yüzde 60’dır. Ermenilerin payı sırasıyla yüzde 20 ve 15, Yahudilerin payı yüzde 5 ve 10’dur. Atatürk’ün ölümünden sonraki süreçte bugüne kadar uygulanan politikalarla yine önceye dönüldü yani Türklerin sermayedeki payı yüzde 15’in de altına düştü.
* Kabotaj: Türkiye karasularında deniz taşımacılığı (Kabotaj) hakkını Türklere vermek amacıyla 1926 yılında Kabotaj Kanunu çıkarıldı.
*Yabancı Şirketler ve Sermaye: 1930’lu yıllarda Devlet, yabancı sermaye karşısında millîdir. Nitekim dönemin İktisat Bakanı Celal Bayar: “Bu memleketin çocukları memlekette sanayi meydana gelsin diye büyük bir külfete katlanırken bunun nimetini yabancılara kaptıracak değiliz” demiştir.
Nitekim 1930’lu yıllarda Ülkede bulunan demiryolları, kömür, bakır işletmeleri, telefon, elektrik gibi alanlardaki imtiyazlı yabancı şirketler satın alınarak millîleştirilmiştir. 
*Nuri Demirağ, 1936 yılında İstanbul’da modern bir uçak etüt atölyesi ve memleketi Sivas Divriği’de Türkiye’nin ilk uçak fabrikasını kurdu. Ancak İnönü Hükûmeti fabrikayı 1944 yılında kapattırdı. 
*Cumhuriyetin getirdiği istiklalci, millî ekonomi politikasının önemini göstermek üzere Servet-i Fünun dergisi sahibi Ahmet İhsan Tokgöz’ün hatıralarında yer alan şu kısmı aktarıyorum. Bu metinden hareketle Cumhuriyetin Türkleri kendi vatanlarında tekrar nasıl kölelikten efendiliğe yükselttiğini görebiliyoruz. Cumhuriyetten önce Türklerin ekonomik anlamda ne halde olduğunu gösteren bu tanıklığa bakalım: 
“Şimdi gelelim eski halimize ve eski duygumuza:
İstanbul Başdefterdarlığında bulunmuş olan büyük babam Muhtar Efendi'den kalma Vaniköyü’ndeki yalımızda ben dünyayı ilk görüp anlamağa başladığım vakit aile doktorumuzun adı Andonaki, eczacımızın ismi Petraki idi. Babamın sarrafı Artin idi. Bakkalımız Bodosaki, terzimiz Karnik, kuyumcumuz Garbis, berberimiz Yani idi. Yalımızın önünden kayıkla geçen tefeci Mişon, gevrekçi Yanko, yemişçi Vasil bize her gün mal satardı. Yalıda sandalcımız Dimitri idi, Ayvazın adı İstipan idi; eve gelen bohçası kadın Mannik dudu idi.
Biz, bu bir sürü yabancıların alışverişini çok tabiî buluyorduk. Paralarımızı onlara düşünmeden verirdik. Çünkü İstanbul'un Türkleri ya Mevleviyet tahsisatı veya Arpalık parası alan başı sarıklılardan, yahut maaşlı olarak kalemlerdeki memurlardan ve zabitlerden ibaret idi ve ticarete, sanayie, esnaflığa hakaretle bakardık. Bu işleri İstanbullu Beyler kendilerine lâyık görmezdi. İstanbul Türkleri hemen hep hazır yiyici idi. Anadolu'dan ve Rumeli'nden şehre gelen Türkler ise hamal, küfeci ve rençberlikten ileri geçmezlerdi ve bu zavallılara "Kaba Türk", "Leblebici Türk” derlerdi.
Boğaziçi'nden İstanbul’a bizi indiren vapurların kaptanlarının hiç birisi Türk değildi. Şimendifer idarelerinde, bankalarda, karantina ve fener idareliğinde tek bir Türk görülmüş değildi.
Kitabımın birinci cildinde yazdığım üzre gazetecilik ve kitapçılık ve matbaacılık dahi herşey gibi Türk olmayanların elinde idi. Günlük gazetelerin sahipleri Çirçil, Filip, Mihran, Nikolâidi adlı idi. Mecmuaları Karabetler ve Gasparlar, Ohannesler çıkarırdı.
Türk tebaası olduğu halde Türklük ile alâkası hiç mesabesinde olan bu güruhun yanında daha acıklı bir güruh daha vardı. Bu da İstanbul veya İzmir'de belki yüz seneden beri yerleştikleri ve işler tuttukları halde ceplerinde, belki hiç tanımadıkları bir memleketin ecnebî pasaportunu taşıyan Levanten'ler idi. Kapitülâsyon rejiminden istifade eden Levanten'ler cennette imiş gibi vergisiz, kontrolsüz Türkiye'de yaşarlardı. Ve bunların her birinin o zamanki hayatı ve imtiyazı bugünkü ecnebî elçileri mertebesinde idi. Onlara "Frenk" derlerdi. İzmir'de Frenk mahallesi bile vardır. Beyoğlu onların saltanat sürdükleri muhitti. Haraç veren sade Türklerdi ve biz bu hali tabiî bulurduk. Bizi sömürüp yiyen hastalığın hiç farkında değildik. Hazır yiyicilikte devam eder giderdik.”(Ahmet İhsan Tokgöz, Matbuat Hatıralarım - II, 1931)

Bu yazı 1304 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum