Türk Eğitim Sisteminde Müzik

Tüm veli toplantılarında bir çok velimin istisnasız ilk sorduğu soru, “Hocam benim müziğe hiç yeteneğim olmadı, ritim kulağım yok, çocuğumun var mı?” olur. Bugün yetişkin olan bireyi, daha küçük yaşlarda dışarıda bırakan bu yetenek değerlendirmesi şu an Türk eğitim sisteminin halen başlıca sorunu. Hem geçmişten bugüne bireyin kendisinde bir dışlanmışlık yaratıyor, hem de bu dışlanmışlığı kendi çocuğunun da yaşamaması için sisteme bu soru ve temkinle yaklaşıyor. Okul sıralarında yetişkinlere aşılanmış olan bu öğrenilmiş çaresizlik, çocuklarının üzerinde oluşturulan baskı olarak karşımıza çıkıyor.

20 Mayıs 2017 - 19:02

“Hocam benim müziğe hiç yeteneğim olmadı, ritim kulağım yok” cümlesine iki tane soru soralım, ardından yorumlayalım.

“Yetenekli olmadığınızı nereden biliyorsunuz?”

Sadece bir enstrüman üzerindeki becerinin değerlendirilmesi, tüm bir alan hakkında yargıya varmamıza neden olur. Tek yönlü yapılan bir değerlendirmeyle öğrenciyi sıralamış, dışarıda bırakmış oluruz. Bu değerlendirme biçimi yanlış olduğu gibi çocuğun enstrüman üzerindeki becerisini sergileme anında yaşadığı dinamikleri de göz ardı etmiş olur.

Değerlendirmenin yapıldığı mekan uygun mu? Öğrenci psikolojik ve sosyoloji olarak o ortamda kendisini ne kadar hazır hissediyor, kendisini güvende hissediyor mu? Enstrümanın çeşidi öğrencinin yatkınlığıyla örtüşmüyorsa ne olacak? Ya çocuk o enstrümanı çalmak istemiyorsa? En önemlisi, müzik eğitimi, enstrüman eğitimi midir? (Aslına bakarsanız bu son soru başlı başına yeni bir yazının konusu olabilecek kadar derin bir tartışma içeriyor. Bu sebeple sorulara burada son veriyorum.)

Böyle bir değerlendirmenin sonucu olarak çocuk için yapabiliyor ve yapamıyor olmak arasındaki fark ne yazık ki yeteneksizlik yaftasına dönüşmüş oluyor.

“Yenetekli olmak zorunda mıyız?”

Müzik bireyin kendisini ifade etme araçlarından birisidir. Bir çocuk kendisini müzikal olarak ifade ederek, müziği deneyimleyerek aynı zamanda sanatsal olarak birikim sağlamaya başlar. Bu deneyimi yaşamak için öğrencinin bazı becerilerinin üst düzey olması gerektiği düşünülür. Fakat müzik eğitiminin amacı öncelikle müzisyen yetiştirmek değildir. İnsanda var olan ifade etme dürtüsüne ortam hazırlayıp sanatsal birikimini ve bakış açısını genişletip geliştirmektir. Müzikal yeteneği üst düzeyde olan çocuklar için konservatuvarlarda yaşlarına uygun müzik eğitimi verilmekte. Bizim bahsettiğimiz eğitim, okullarda sosyal öğrenmeye ortam hazırlayan, ayrıştırıcı değil birleştirici bir eğitim anlayışıdır. Yeteneklilerin müzik dersinde öncelikli olması fikri yine bu anlayışla çocuğu dışarıda bırakacaktır.

Müzikal beceri geliştirilebilir bir yetenektir. Bireysel gelişim güven ortamında sağlanan sosyal öğrenmeyle üst seviyelere çok rahat çıkabilir.

“Her çocuğun müzik eğitimi hakkı vardır.”

Son Söz

34 yaşındayım ve 30 yıla yakındır Türkiye’de müzik eğitiminin ne yönde evrildiğine tanıklık ediyorum. Bu süre boyunca hiç mi bir şey değişmedi? Tabiki yenilikler var, fakat bu demek değil ki değişim gerçekleşti. Farklı eğitim anlayışına sahip birçok özel eğitim kurumu açıldı. Kurumlar öncülüğünde enstrümanlar değişime uğradı. Blok flüttü gitar oldu, melodikaydı keman oldu. Üzülerek söylüyorum şekil değişti mantık aynı kaldı.

Yazıya başlarken bahsettiğim endişeli veliler haklı olarak aynı olumsuz deneyimleri çocukları yaşamasın istiyor, bunun için önlemler almaya çalışıyor, çocuklarını okullara, kurslara gönderiyor, onları her konuda destekliyor/desteklediklerini düşünüyor.

Peki yıllara rağmen müzik eğitimini hala tek bir beceri üzerinden değerlendirmeye devam ettiğimizi görmüyor muyuz? Onları bir enstrüman çalmaya yönelik bir müzik eğitimine mahkum etmeye devam mı edeceğiz yoksa çocuklara müziği ifade biçimi olarak kullanabildikleri ortamlar yaratabilecek miyiz?

Emin olun “müzik” çocukların yaratıcı fikirlerine aç bir şekilde bekliyor.

.....................................................................................

Müzik Eğitimi Enstrüman Eğitimi midir?

Geçmişten günümüze Türkiye’deki müzik eğitiminin dönüşümü, paralı okulların birbirleriyle rekabeti adına yeni kulvarlar oluşturmasıyla başladı. Müzik eğitimindeki yeni dönemin ortaya çıkmasına neden olan ve bunu kolaylaştıran birden fazla dinamik var. Ana aktörler; idareciler, veliler ve öğretmenler. Biz de bu değişim ve gelişimde, ana aktörlerin rollerini ayrı ayrı görmeye çalışalım. Tartışmaya mahal vermemek adına da bu dönüşümü kendi tanıklık ettiğim yıllar üzerinden anlatmaya çalışacağım.

İdareci

Yukarıda sözünü ettiğim “yeni kulvar oluşumunu” tam da burada açmak isterim. Yıllar önce üst düzey bir yöneticinin ağzından gösterilerle ilgili bir toplantıda, müzik bölümüne ithafen şu cümleyi duymuştum: “Siz bizim makyajımızsınız, vitrinimizsiniz.”

Özel günlerde gösteriler düzenlemek, kutlamalar yapmak eski dönemlerden gelen bir gelenek olmuş ancak şimdilerde bu geleneğin paralı okulların bakış açısına bağlı olarak bir yarış haline dönüştüğünü görüyoruz. Gösteri yarışında öğrenci koroları, orkestraların büyüklüğü ve enstrüman çeşitliliğinde birbirleriyle yarışıyor. Ne kadar çeşitli enstrüman varsa, koro ne kadar büyükse sahnenin makyajı o kadar çok ayakta alkışlanıyor. İdareciler bu yaklaşımıyla okulunun müzik eğitimi anlayışını da belirlemiş oluyor. İdareci ve velinin kayıt görüşmesinde müzik dersi için söylediği, “Bu okuldan her öğrenci bir enstrüman çalarak mezun olur” cümlesini çokça duydum. Bu cümlenin ispatı için de bir gösteriye gerek görülüyor sanırım. (Derin bir tartışmayla birlikte başlı başına bir yazı da buradan çıkacaktır: Gösteriler)

Enstrüman evriminin yanında en büyük değişikliği dersin işleniş şeklinde görüyoruz. Hatırlarsanız bir önceki yazıda (Türk Eğitim Sisteminde Müzik – 1) enstrümanların değiştiğini, mantığın aynı kaldığını söylemiştik. Mandolin, blok flüt, melodika gitti, yerine keman, gitar, flüt geldi… Tüm sınıfın bir enstrüman üzerinden gerçekleştirdiği müzik derslerinin yerine de çocukların yetenekleri doğrultusunda sınıflandırıldığı branşlaştırılmış müzik dersleri getirildi. Branşlaştırılmış müzik eğitimi için, idarecilerin kararlaştırdığı enstrüman çeşitlerinden hareketle, müzik öğretmenlerinin güvenilir olmayan bir ölçütle öğrencileri gruplara ayırdığı eğitim modeli diyebiliriz. Bu arada bu kararı veren kişilerin müzik pedagojisini bilmediklerini söylememize gerek yok. Örneğin müzik dersi olan sınıf, aynı ders saati içerisinde “yeteneği” elverdiği ölçüde kendi branşında ders yapar. 20 kişilik bir sınıfta beş kişi keman, sekiz kişi gitar, yedi kişi flüt öğrenmek için ayrılıyor. Tabi üç ayrı sınıfa, üç farklı öğretmenle…

Branşlaştırılmış müzik eğitimi sayesinde okulun, çeşitli enstrümanlardan kurulu bir orkestrası olabiliyor. Büyük korolar orkestraya eşlik edebiliyor. Burada iki büyük soru karşımıza çıkıyor. Bir, müzik eğitimi amacına ulaşmış oluyor mu? İki, çocukların kendilerini ifade edecekleri, sanatsal birikim sağlayacakları üretim ortamını onlara hazırlamış oluyor muyuz?

Bu modelde çocuğun “iyiliği” düşünülerek, çocuklar “yetenekleri” doğrultusunda ayrıştırılmış oluyor. Çalışılan enstrümanlar (keman, flüt, gitar vb.) çocuğun doğaçlama yapmasına uygun enstrümanlar olmuyor. Çocuklar süreç içerisinde üretim yapabilecekleri enstrümanlarla çalışamıyor. Enstrüman çalmak istemeyen çocuk için müzik dersleri keyifsiz anlara dönüşüyor. Süreçte zorlanan çocukta ise “Benim müziğe yeteneğim yok” algısı oluşuyor. Dersler sonuç odaklı bir çalışmaya neden oluyor. Çocuklar seslerini kullanmıyor, konuşmuyor, şarkı söylemiyor. En önemli işleri olan oyunun içinde olamıyorlar. Dans ve hareket etmiyorlar. Bu sebeple duyuların, duyguların belki en aktif kullanılacağı ders, çocuğu pasifize ediyor. Bu arada form bilgisi, artikülasyon, diksiyon, müzik kültürü gibi hedef/kazanımlardan bahsetmiyorum bile…

Veli

Hatırlarsanız bu yazı dizisine velilerden yola çıkarak başladım. Bu nedenle bu başlıkta tekrara düşmemek için kısaca yazacağım. Yukarıdakilerden hareketle üçlüde en büyük dinamiğin veli olduğunu düşünüyorum. Velilerin yaşadığı olumsuz deneyimler, çocukları için karar alırken büyük rol oynuyor. Yaşanamamış, içinde ukde kalmış güzellikleri çocuklarının yaşamasını isteyen veliler talepler yaratıyor ve bu da hizmetin arzını oluşturuyor. Arz-talep üzerine kurulu bir ekonomi modelinin, bir şekilde müzik eğitiminin içerisinde olmasını kabullenemiyorum.

Öğretmen

İdarecilerin belirlediği hedefler doğrultusunda zümreler kendi müfredat çalışmalarını yapıyorlar. Branşlaştırılmış müzik eğitiminden yukarıda bahsettik. Öğretmenler derslerini kendi uzmanlık alanları doğrultusunda veriyor. Enstrüman eğitiminin öğretmen ve öğrenci arasındaki iletişimi bozduğunu üzülerek söylemek isterim. Birbirinden öğrenme süreci gerçekleşemiyor ve tek taraflı bir öğrenme söz konusu oluyor. Bu yazı dizisi, odak noktası öğretmen olan bir yazıyla devam edeceği için bu başlığı da daha fazla uzatmıyorum.

Son Söz

Müzik eğitiminin tanımını çocuğun ihtiyacı ve yararı doğrultusunda yapamadığımız sürece bu döngünün içerisinde olmaya devam edebiliriz. Ne zaman eksikliklerimizi kabullenirsek, o zaman müzik eğitiminde bir başlangıç olacaktır.
........................................................................

Dördüncü Cemre: Gösteriler

Cemre, halk tarafından baharın müjdeleyicisi olarak bilinir. Birer hafta arayla havaya, suya ve toprağa düştüğüne inanılır. Cemre’nin dördüncüsü de uygulamalı dersler öğretmenleri için gösterilere düşer dersek abartmış olmayız sanırım. (Biz müzik öğretmenleri üzerinden anlatmaya devam edelim elbet herkes kendi payına düşeni alacaktır.)

Okul öncesi kademesinden, ilk ve orta öğretim kademesine kadar gösterilerin mevsimi.

Daha önceki yazılarda gösterileri etkileyen faktörlerden, gösteri kavramının etkilediği müzik derslerinden bahsetmiştik. Maalesef burada -tekrar etmekte yarar görüyorum- veliyi hedef alan bir çalışmayla karşılaşıyoruz. Gösteriler öğretmenlerin, yöneticilerin ve okulun, “Öğrenciye işte biz böyle güzel eğitim veriyoruz” söylemini veliye kanıtladığı alanlara ve zamanlara dönüşmüş durumda.

Peki bütün bir yılın emeği söz konusu gösteriler için eğitimin esas önemli kısmı süreç nasıl işliyor? Öğretmenin rolü ne, öğrencinin rolü ne, müzik dersinin rolü ne? Pedagojik olarak gösterilerin çocuklarda bıraktıkları izleri görebiliyor muyuz?

Öğrenci

Öğrenme ortamında öğrenci için öncelikli unsur güven ortamının sağlanmış olmasıdır. Güven ortamı sağlanmamış ve öğretmen-öğrenci arasındaki bağ buna bağlı olarak kurulmamış ise öğrencinin gerçek performansını ve öğrenmesini ondan bekleyemezsiniz. Üstüne öğrenci ile iletişiminizi bir koca yıl boyunca gösterilerde göstereceği performans beklentisinin üzerine kurarsanız güven ortamının yanında sağlıklı iletişimden de bahsetmek mümkün olmayacaktır.

Her yaşın pedagojisi farklı olsa da her çocuğun beklentiye bağlı olarak yaşayacağı “yapamıyorum” duygusu kaygı seviyesini yükseltecektir. Bunun yanında hem öğrencinin derse karşı ilgisi hem de öğrencinin dersi zihninde konumlandırdığı şekliyle ders beklenen değerinde olmayacaktır.

Müzik dersinin amacı çocuğun ifade etme dürtüsüne ve kendisine sanatsal birikim sağlamasına imkan tanımaktır. Gösterilerde çocuğun kendi yaratım sürecinden çıkan, katılımını sağlayan bir ürünle karşılaştığımı hatırlamıyorum. Okul yönetimi ya da alan öğretmeni tarafından seçilmiş repertuvarın sahnelenmesiyle karşılaştım daima. Öğrencinin rolü seçilene ayak uydurmak oluyor. Bu nedenle sürecin anlamlı olduğu değil, sonuca odaklanılmış bir eğitim anlayışı ortaya çıkıyor. Ne yazık ki öğrencinin katılımının sağlanmadığı, öğrenci yararının gözetilmediği bir eğitim anlayışından söz ediyoruz.

Öğretmen

Gösterileri eğitimin bir parçası olarak gören öğretmenlerle de, hiç inanmadığı işi zorunda olduğunu düşünürek yapan öğretmenlerle de tanışma ve çalışma fırsatım oldu. İki türlüsünde de öğretmenlerin üzerinde oluşan baskı -kendi yarattığı ya da okul yönetimi tarafından oluşturulan- doğrudan öğrenciye yansımış oluyor. Güzeli veliye gösterme ve kendini kanıtlama çabası aslolanın önüne geçiyor. Gösteri günü yaklaştıkça istenilene yaklaşma arzusu gerginlikleri artırıyor. Sahne provalarında saatlerce ayakta bekleyen öğrencileri disipline etmek isterken, öğretmen incelikli halini yitiriyor, sinirleniyor, sesini yükseltiyor. Sanat öğretmeni öğrencisiyle iletişimini bir kez daha yaralıyor.

Açıkçası burada bulunduğu durum ve konum itibariyle öğretmeni başrolde görüyorum. Öğrenci ile doğrudan temas kuran öğe olması nedeniyle, öğrencinin katılımını nasıl sağlayacağını araması gereken kişi olarak görüyorum öğretmeni. Öğrenci kendi içerisinde güzeli, estetiği, mutluluğu, sağlığı bulması gerekirken dersi yanlış yerde konumlandırmamalı diye düşünüyorum.

Ders ve Provalar

Gösteri repertuvarları izleyiciyi memnun etmek için seçilir. Genellikle müzikal bir kazanımdan çok, yukarıda bahsettiğimiz gibi sahnede çocuğunu izlemekten keyif alacak veli için hem bir kanıt hem de hoş bir anı yaratmayı hedefler. Sahnelenmesi planlanan -hem koro için hem de enstrüman için- ne olursa olsun, gösteri gününe kadar derslerde seçilmiş repertuvar çalışılır. İşte burada dersler sonuca odaklı işlendiği için müzik dersinin gerçek amacının dışına çıkılmış olunur. Ders çalışmaları dışında sahne provaları da çocukların dersi negatif olarak zihinlerine kazımasına sebebiyet verir. Saatlerce beklemeler, olmadı baştan tekrarlar, “oğlum-kızım düzgün dur”lar, “senin beyaz ayakkabın yoksa sen arkaya geç”ler… Gerçekten perde arkası.

Son Söz

Gösterinin ardından gelen müzik dersinde öğrencinin “Hocam peki şimdi ne yapacağız?” sorusunu çok işittim. Bu soru başlı başına belki de her şeyi açıklıyor. Perde önündekine ulaşabilmek adına belki de müzik dersi, öğretmenler ve öğrenciler perdenin ağırlığının altında kalıyorlar.

Disipline etme, heyecanını yenme, sosyal yönünü, iletişim becerisini geliştirme, sorumluluk alma gibi nedenler sıralayıp çocukları büyük bir psikolojik ağırlığın altına sokmaya gerek var mı? Bir çocuğun sağlıklı öğrenmesine imkan tanımanın yegane kuralı kaygı seviyesini azaltmak ve öğrenme ortamını onun için güvenilir hale getirmek olacaktır. Çocuk yaşta müzik derslerinde atılan tohumlar kendisini belki çok sonraları gösterecek, ancak sanatsal donanım kısa vadede kolay edinilen bir şey değil ve ruh sağlığı yerinde ve mutlu bir birey olmanın temelleri de çocuk yaşta atılıyor.

Bırakalım cemre havaya, suya ve toprağa düşmeye, bizi yeşertmeye devam etsin. Bahar güzelliktir, yeniliktir, umuttur. Biz öğretmenlere düşen doğal olana uyum sağlamak ve öğrencinin yararına olanı gözetmek olacaktır.
www.ilkaynisanci.com
iletisim@ilkaynisanci.com


YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Son dakika... Erdoğan seçim tarihlerini açıkladı
Son dakika... Erdoğan seçim tarihlerini açıkladı
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 10 kanunu onayladı!
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 10 kanunu onayladı!