Richard Louv ile Çocukları Doğaya Götürmenin Gerekliliği Üzerine Bir Söyleşi

Richard Louv ile Çocukları Doğaya Götürmenin Gerekliliği Üzerine Bir Söyleşi

10 Ocak 2017 - 23:03

David Roberts – 31 Mart 2006

Richard Louv tam bir anekdot deposu. Seattle’da bir restoranın kapısında, öğle vakti yoğunluğunda masa beklerken esprileri ardı ardına patlatıyor. Çocuk parklarındaki “Koşmak Yasaktır” tabelalarından, hiçbir şeyden haberi olmayan çevre koruma liderlerinden, doğa sporları malzemeleri satan firmaların çilekeş yöneticilerinden söz ediyor. Ben de el yordamıyla kayıt cihazımı arıyorum.
Richard Louv ile Çocukları Doğaya Götürmenin Gerekliliği Üzerine Bir Söyleşi
Louv’da böyle hikayelerden daha bir sürü olduğu kesin: Aile, toplum, doğa konularındaki (söyleşi tarihi itibariyle) yedi tane kitabın yazarı ve yılların gazetecisi olarak (şu anda San Diego Union Tribune’de yazıyor), uzun zamandan beri çocuklar ve ebeveynlerle modern yaşamın çarpıklıkları hakkında konuşuyor.

İlk basımı 2005 yılında yapılan “Doğadaki Son Çocuk: Çocuklarımızı Doğa Eksikliği Bozukluğundan Korumak” kitabının adı gayet açıklayıcı. Çocukların onbinlerce yıldır büyük ölçüde dışarıda oynayıp çalışmalarının ardından, son birkaç kuşaktır doğa ile etkileşim neredeyse bütünüyle kayboldu. Louv’a göre, hem çocukların fiziksel ve zihinsel sağlığı, hem de çevreciliğin geleceği açısından bu durum çok ciddi sonuçlar doğuruyor.

Bununla birlikte yazar hâlâ umut olduğunu vurguluyor. Kuşkusuz kitabının gördüğü ilgi, yazmaya başladığı zamana kıyasla daha umutlu olmasına katkıda bulunmuş. Sonuçta başa çıkılamaz sorunlar ve sosyal rahatsızlıklarla dolu bir dünyada, Louv’un ebeveynlere önerisi basit ve kolayca gerçekleştirilebilecek bir şey: Çocuklarınızı dışarı çıkarın.

Sizi bu konuya eğilmeye iten şey neydi?
“Doğadaki Son Çocuk” benim yedinci kitabım. İkinci kitabımın adı “Çocukluğun Geleceği” idi ve onu hazırlarken, aile yaşantısının çeşitli yönleri hakkında ülke çapında 3000 ebeveyn ve çocukla konuşmuştum. Aralarında çok temel farklar olabiliyordu. Bu anlamda beni şaşırtan noktalardan biri,  çocuklarla doğa arasındaki ilişkide derinden değişen bir şeyler olmasıydı.

Ufak bir oğlan içeride oynamayı tercih etme nedeninin, elektrik prizlerinin hepsinin içeride olması olduğunu söylemişti. Buna benzer şeyleri çok kez duydum. Ebeveynler, nasıl olup da çocukların dışarı çıkmak istemeyebildiğini anlayamıyordu. Bu konuda yazdığım bölüm Sierra Magazine ve Utne Reader dergilerinde yayımlandı.

Yıllar içinde başka kitaplar yazdım ama bu konudaki araştırmaları da takip ediyordum. Çocuklar ile doğa arasındaki uzaklaşmaya ilişkin deneysel kanıtlar çok azdı; çünkü uzun süreli çalışma pek yoktu. Bu soruyu sormak kimsenin aklına gelmemişti. Biz bu ilişkinin (çocuk ile doğa arasındaki ilişkinin) hep süreceğini varsaymıştık. Bazı araştırmacılar benim yazdığım bölüme “sözel kanıt” olarak atıfta bulunuyordu. Ben de kendi kendime, eğer bu konudaki uzman bensem başımız dertte demektir diye düşünüyordum.

Elimizdekiler dolaylı ve sözel kanıtlardan ibaret. Çocukların ne yaptığını biliyoruz: Haftanın 44 saatini elektronik ortama bağlı durumda geçiriyorlar. Bu başka her yerde geçirdikleri zamandan daha fazla. Kendi gözlerimizle görüp deneyimlediklerimizi biliyoruz.

Deneysel araştırma olarak elimizde ne var?
Çocukların evlerinden ne kadar uzaklaşmaya meyilli olduklarını ölçen bir deneysel çalışma var. Sanıyorum 1970’den 1994’e kadar bu uzaklık dokuz kat daralmış. Buna benzer birkaç çalışma daha var.

Ama asıl ilginç araştırma, doğa ile çocuğun sağlıklı gelişimini ilişkilendiriyor. Bu konu üzerinde pek araştırma yapılmamış olması çok tuhaf. Şimdilerde yeni başlıyor ve çoğu biyofili hipotezine dayanıyor. Çalışmaların tamamında (cezaevi ya da hastanede) doğal bir manzara görenlerin daha çabuk iyileştiği saptandı. Ardından doğal oyun alanlarında oynayan çocuklarla beton üzerinde oynayanlar gözlemlendi. Doğal alanda çocukların daha yaratıcı düşünebildikleri ve kendilerine oyun icat etmek konusunda daha başarılı oldukları, ayrıca birbirleriyle daha iyi geçindikleri belirlendi.

Illinois Üniversitesi’nde Dikkat Eksikliği Bozukluğu üzerine bir araştırma yapıldı ve doğada biraz vakit geçirmenin bu rahatsızlığın belirtilerini azaltabildiği görüldü; üstelik 5 yaşındaki küçücük çocuklarda bile. Araştırmacılar, doğa terapisinin de diğer iki geleneksel tedavi yöntemi olan davranışsal modifikasyon ile Ritalin (ve diğer uyarıcıların) kullanımına eklenmesini öneriyor. Ben duruma diğer açıdan bakıp, şu soruyu sordum: Dikkat Eksikliği Bozukluğu vakalarındaki korkunç artışın, kısmen de olsa çocukların doğadan uzak olmaları ile ilgisi olabilir mi?

Ağaçların arasında geçen çocukluğumu romantikleştirdiğimi itiraf etmeliyim; ama bunu nostalji olsun diye yapmıyorum. Onbinlerce yıldır çocukların zamanlarının büyük bölümünü doğal alanlarda geçirdiğini biliyoruz. Batı dünyasında, özellikle de Amerika’da yirmi-otuz yıl gibi bir zaman zarfında bu durumun sona erme tehlikesi ortaya çıktı. Bu çok kısa bir süre içinde gerçekleşen köklü bir değişim. Zihinsel, fiziksel ve ruhsal sağlık yönünden çok önemli, belki de çok derinlere uzanan sonuçlar doğurması kaçınılmaz. Uzun vadeli düşünmemiz gerek.

Çocukları içeride tutmak için hangi kuvvetler ittifak yapmış durumda?
Elektronik aletlerin bu durumda payı olduğu açık. Video oyunları ve televizyon hem eğlenceli hem de oyalayıcı. Bu da ebeveynlerin işine geliyor. Ben makine düşmanı değilim. Bilgisayarımı seviyorum; hatta karıma sorarsanız haddinden fazla seviyorum. Bilgisayar oyunlarının şeytan icadı olduğunu da düşünmüyorum. Ama bana sorarsanız, örneğin Grand Theft Auto oynarken bir keşif duygusu hissedebilmek biraz zor.

Ebeveynlerle konuşmaya başlarken, çocukların dışarı çıksalar da doğaya erişemeyecek olmalarının, çıkmamalarındaki en önemli neden olduğu düşüncesindeydim. Kansas’ın ücra köşelerinde bulunan ve benim çocukken oynadığım ağaçlıklar yok edilmişti. Ama Kansas’ın şu anki ücra köşeleri tıpkı benim çocukluğumun geçtiği yerlere benziyordu. Çocuklar arka kapıdan çıkıp, isterlerse doğruca ağaçlıklara geçebilirdi. Buna rağmen oradaki ebeveynler de aynı şeyi söylüyordu: Çocuklar dışarı çıkmıyor. Dolayısıyla doğaya erişebilirliğin önemli olsa da, listenin en başındaki etken olmadığını anladım.

Ebeveynlere göre ise bir numaralı sebep korku. Çocuklar korkuyor. Bilmedikleri tehlikelerden korkuyorlar. Kaçırılmaktan korkuyorlar. Bu korkular yaşamlarımızı değiştiriyor. İronik olan şu ki, kaçırma istatistiklerine baktığınızda neredeyse hepsinin aile bireyleri tarafından olduğunu ve olay sayılarının da giderek düştüğünü görüyorsunuz. Geçtiğimiz yıllarda Duke Üniversitesi araştırmacılarının yaptığı bir çalışmada, çocukların sokakta 1970’lere göre daha güvende olduğu saptanmıştı.

Peki eğer bu sayılar azalıyorsa, artan ne? Korkarım artan şey bizim mesleğimizdeki insan sayısı. Televizyonculardan ötürü olduğunu düşünmek istiyorum ama basılı medyanın da payı var. Televizyon kanallarının haber bültenlerinde çocukların başına gelen korkunç olaylar sürekli yayınlanıyor. Olay hakkında konuşmayı bitirdiklerinde de, bu kez dava hakkında haber yapıp duruyorlar. İnsanların her köşe başında bir cani ile karşılaşabileceklerini düşünmeleri boşuna değil. Hakikaten de sürekli bir korku durumunda yaşamak için koşullandırılıyoruz. Bu durum, ikiz kulelere yapılan terör saldırısından önce de böyleydi.

O zaman ebeveyn kaygısı gerçekten de listenin en başında?
Evet. Kitabın çıkışından hemen sonra çocuklarını dışarı çıkaran ailelerden e-posta almaya başlamak beni mutlu eden şeylerden biri. Örneğin, bir kadın bana, yaşadıkları yer konusunda isabetli bir karar vermiş olduklarını; çocuklarının hafta sonlarını evlerinin arkasındaki ağaçlıkta kurdukları çadırlarda geçirdiğini, eve yemek için koşarak gelip sonra koşa koşa çadırlarına döndüklerini yazdı. “Şimdi neyi neden yapıyor olduğumu ve neden doğru olduğunu biliyorum,” diyordu.

Birçok aile çocuklarını ya geçmişe özlem duyarak ya da içgüdüsel bir eğilimle dışarıya çıkarıyordu, ama ellerinde böyle kanıtlar yoktu. Biz kanıtlarla yaşayan bir toplumuz. Dolayısıyla bu kanıt, toplumsal baskı altındaki aileler için gerçekten de kendilerini doğrulayıcı bir anlam taşıyor. “Johnny’nin Suzuki keman dersine kaydolmadığını mı söylüyorsunuz? Çocukların ağaç ev kurmalarına izin mi verdiniz? Düşebileceklerini bilmiyor musunuz?”

Bu, karşılaştırmalı risk konusu. Çocuk hekimlerine sorarsanız, artık çocuklarda pek fazla kırık kemik vakası görülmediğini söyleyeceklerdir.  Şimdilerde genellikle gördükleri ise, kemik kırılmalarına kıyasla çok daha uzun süren, kalıcı da olabilen, yinelenen stres yaraları.

Herkes için mi geçerli, yoksa sadece Amerikalılara mı özgü bilmem ama insanlar risk analizinde son derece kötüler.

Bunda kısmen aileler ve kurumlar sorumlu: Yabancılar kadar korktukları bir şey varsa, o da yabancı avukatlardır. Okullarda oyun alanlarına “Koşmak Yasaktır” tabelalarını koyduran neden, büyük olasılıkla toplumun bu geçimsizliğidir.

Kitabımın başında “Doğal Oyunun Suçlaştırılması” isimli bir bölüm var. Federal, eyalet ve yerel yasalar ile çocuklara boynuzlu kurbağa vb şeyleri toplamayı yasaklayan iyi niyetli, muhtemelen de gerekli kısıtlamaların hepsini bir araya toplayın. Sonra bunları da, yaklaşık 75 milyon Amerikalının yaşadığı toplulukları farklı farklı derecelerde kuşatan sözleşmeler, şartlar ve kısıtlamalardaki muazzam artışa ekleyin. Kitabın tanıtımı için çıktığım gezinin ilk gününde,  bir kadın bana, ait olduğu cemaatin, kaldırımları tebeşirle çizmeyi yasakladığını söyledi -malumunuz, kokain kullanımına yol açıyor!

Bu cemaatlerden birinde olup da, bırakın bir ağaç ev yapmayı basketbol potası koymayı deneyin bakalım. Çocuklara ve ailelere verilen mesaj çok açıktır: Doğa geçmişte kaldı. Artık önemi yok. Gelecek elektronikte. Ağaçlarda öcüler yaşar. Dışarıda oynamak yasaktır; yasadışı bile olabilir.

Parade’in birkaç yıl önceki bir sayısının kapağını hatırlıyorum da: “Yakın Çevrenizdeki Tehlikeli İşgalciler”. Kapakta bir rakun fotoğrafı vardı.

Bir saniye, rakunları mı savunuyorsunuz bayım?
(Gülüyor) Ne şimdi, ne de daha önce rakun savunmuşluğum yok.

Çoğunlukla araçsal faydalara atıfta bulunuyorsunuz: Okulda daha iyi olmak veya daha iyi uyumlanmak gibi. Bu taktiksel bir yaklaşım mı?
İncelenmiş olan bu.

Fakat kitabın sonlarında “Çocukların Doğaya Olan Ruhsal Gereksinimi” başlıklı bir bölüm var. Benim için kitaptaki en önemli sözcük  “merak”. Bütün manevî hayatın özü, bu ilk merak duygusu. İlk defa bu merak duygusunu ne zaman hissettiniz? Basit bir şey olmuş olabilir merakınızın konusu. Ben mesela bir pencerenin önüne düşen tozları izleyişimi hatırlıyorum. Ama dışarı çıkıp taşları çevirip onların altında yaşayan böcekleri gördüğümü de – bir paralel evrendi.

Başka bir dünya var. Bir çocuk ağaçların seslerini dinlerken, anne-babasının problemlerinden daha büyük bir şeylerin varlığını sezer. Bu, not ortalamasını yükseltmekten çok daha önemlidir.

Beni hayrete düşüren şeylerden biri de şudur: Doğaya tapınma konusunda muhafazakâr Hristiyanlardan sert eleştiriler alacağımı düşünüyordum. Aşırı muhafazakâr Hristiyanlar arasında çok derin bir mevzudur zira.

Paganizm.
Evet. Bunu ciddiye de aldım.  Hele kitabın büyük destekçilerinden biri, Güney Baptist Teoloji Fakültesi Dekanı çıkınca. Dinî inancımız ne olursa olsun bence, temelinin merak duygusuyla atıldığını hepimiz biliyoruz aslında.

Şehirler ve banliyöler, çocukları dışarı çıkarmanın yararlarına nasıl erişebilirler?
Her çocuk Yosemite’e  veya Cascades’e  gidemiyor. Benim yaşadığım şehir olan San Diego’da,  hâlâ sahil görmemiş çocuklar var. İki şey yapmak zorundayız.

Birincisi; yeşil kentleşme yoluyla şehir içerisindeki doğal alanları nasıl artırabileceğimize bakmalıyız. Yeşil kentleşme, Batı Avrupa’da buradakinden daha popüler, ama ilginç, harika eko-kentler tasarlanıyor. Aslında Çin bizi bu konuda geride bırakacak. Doğayı şehre getirmemiz, şehir ile doğa arasındaki yapay çizgiyi silmemiz gerekiyor. Kitabımda, boşalan Great Plains’in yeni türde eko-kentlerle yeniden yerleşime açılabilirliği üzerine “Yabani Şeyler Nerede Olacak?” adlı bir bölüm var. Tutunacak bir dal yok ama meyvenin iyisi de burada.

“Yakınımızdaki doğa”ya koşmak, yeşil mimariyi beklemekten daha kolaydır. Belki evinizin arkasında bir vadi veya çıkmaz sokağın ucunda küçük bir orman vardır. Bu,  çocuklar için çok büyük önem taşır. Yetişkinler bazen bunun önemini anlayamaz, çünkü onların kafasındaki doğa çok daha büyüktür, oysa çocuklar için bu vadi bir evrendir. Buna dikkat etmek- şehirlerdeki bu küçük alanları korumak- doğru yönde atılmış bir adımdır.

Daha eski şehirlerde genellikle sandığımızdan daha fazla doğa mevcut. Bugün Central Park’ı inşa eden bir şehir hayal edebiliyor musunuz? Central Park’ta hâlâ yeni türler buluyorlar. Daha yeni şehirlerdeyse her şey daha kısıtlı, daha kontrollü. Bir çocuktan ne yapması beklenebilir? Ben şehir çocukları kadar bu tür çevrelerde yetişen çocuklar konusunda da endişeliyim.

Doğaya ve planlanmamış oyun olanağına erişimde sınıf tabanlı muazzam bir boşluk olduğu görünüyor.
Bir grup çete üyesiyle beraber San Diego civarında dağlar arasındaki bir doğa koruma alanına çıktık. 19-20 yaşlarında ama sahiden sert çocuklardı. Şehir gönüllüleriyle beraberlerdi ve ağaçları budama işi için yetiştirilmişlerdi. Ormandaki ilk sabah bu çocukların çok korktuklarını fark ettim. Bu tür programlara katılan insanlar genellikle bu durumu bildirir. İçlerinden biri, “Burası çok gürültülü.” dedi. ”Sen neden bahsediyorsun? Sürekli silah seslerinin duyulduğu bir yerden geliyorsun” dedim. “Evet, ama benim yaşadığım yerde dört-beş ses vardır ve ben, bu seslerin ne anlama geldiğini bilirim. Burada çok fazla ses var, her birinin anlamı var gibi görünüyor fakat ben bilmiyorum,” diye karşılık verdi.

Bu gençleri izlemek harikaydı- gün içinde gözlerindeki sinik bakışlarla yüzlerindeki duygusuz ifade kayboldu. Günün sonundaysa hepsi de bir derenin üzerinden atlayan sekiz yaşında birer çocuk oluvermişti. Bu programlarda çalışan insanlar bu küçük mucizeyi her zaman görür. Amerika’da veya dünyanın başka bir yerinde hiçbir çocuk bu mucizeyi yaşamaktan mahrum edilmemelidir.

Kaynak: Grist, “An interview with Richard Louv about the need to get kids out into nature“
<http://grist.org/article/louv/>

Çeviri: Sevkan Uzel & Demet Aşıgülü – Düzenleme: Meral Üst
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Bahçeli'den Rıdvan Dilmen'e ağır sözler: Cumhurbaşkanlığı'na yapılan yalakalık...
Bahçeli'den Rıdvan Dilmen'e ağır sözler: Cumhurbaşkanlığı'na...
200 polisle dev FETÖ operasyonu!
200 polisle dev FETÖ operasyonu!