Eğitim-Bir-Sen Genel Merkezi’nde çalışanların odalarının duvarları yıkılarak
açık ofis haline getirildi. Genel Merkez’de duvarlar yıkıladursun Bayındır Memur-
Sen’e bağlı Paraf Yapı tarafından TOKİ’den alınan arsa üzerinde Kuşadası'nda
yaptırılan turistik villaların yer aldığı sitelerin etrafındaki duvarlar her geçen gün
yükseliyor. Bu durum: “Herhalde oldukça yakın olan Yunan Adalarından
gerçekleşebilecek olası güvenlik ihlallerine karşı tedbir amaçlı yapılmıştır.”
Esprilerinin yapılmasına neden oldu. İşin şakası bir yana günümüzde artık
sosyoekonomik olarak üst sınıfta yer alan kesimlerin yaşadıkları sitelerin etrafındaki
duvarları 2-3 metre yükseltip üzerine ferforje parmaklık onun üstüne de jiletli tel
taktırmaları giderek yaygınlaşıyor. Girişlere de turnike ve güvenlik bariyeri, güvenlik
görevlisi konulduğunu görüyoruz.
Üniversite turnikelerinde sıkıştırılan başörtülü kızların mücadelesini
vererek büyüyen bir sendikal hareketin kendi üyelerini turnikeye sokar hale
dönüşmesinin trajedisi de bizim travmamız oldu. Sendika üyeleri, aidat ödediği
sendika genel merkezine; randevuyla, turnikelerden geçerek girebiliyor artık…
Bu satırları okurken o meşhur şarkıdaki gibi; “Bu ne yaman çelişki anne!”
dediğinizi duyar gibiyim.
Sorun Sınıfsal:
Sınıfsal olarak egemen üst sınıfta yer alanlarla üst sınıfa yeni terfi
edenler artık eski mahallenin rahatsız edici yaşam tarzı ve davranış kalıplarıyla
yüzleşmek istemiyorlar. Sonradan sınıf atlayanlarda bu yüzleşme daha sert bir
biçimde gerçekleşiyor. Uzun yıllar tabandan kopuk bir şekilde temsil ettikleri
kitlelerden kat be kat fazla maaş alarak, makam aracından, yeme içme,
temsiline kadar birçok imtiyazla burjuvalaşan sendikal burjuvazi geçmişiyle ve
içinden geldiği sınıfla bir arada olmaktan imtina eder hale geliyor. Sınıf
atlamanın bir sonucu olarak daha önce parçası oldukları proleter sınıftan
utanırcasına kaçıyorlar. O sınıfla aralarında sadece kültürel bir bağ var. Bu bağın
üzümünü yiyerek o saltanat koltuklarında oturmaya devam edebiliyorlar.
Duvarların yıkılarak açık ofis sistemine geçilmesi şeffaflık olarak düşünülseydi;
aylık gelir ve gider bilançolarını, maaş bordrolarını ve mal bildirimlerini de açıklarlardı.

MEB’den öğretmenlere özel %50 indirim yaz tatili boyunca geçerli olacak MEB’den öğretmenlere özel %50 indirim yaz tatili boyunca geçerli olacak

Daha geçen hafta Ankara-İstanbul yolunda pert edilen İstanbul Şubelerine ait
sendika aracından da haberimiz olurdu.
Mekanın Sahibi Geldi:
Burada şeffaflıktan ziyade şüpheciliğe dayalı bir korkunun bastırılması söz
konusu. Acaba bunlar hain mi? Beni/bizi satarlar mı korkusuna dayalı eylemler, aynı
zamanda kendini mekânın sahibi görmekle alakalı bir durum. Nasıl olmasın ki?
Sendikada 16. Yılını geride bırakarak neredeyse sendikanın tapusunu almaya hak
kazanan birisi neden kendini mekânın sahibi olarak görmesin?
Dünyada açık ofis modelinin; mobingci, çalışanları mesai saatleri içerisinde
sürekli gözetim altında tutan, onların her anını kontrol etmeye dayalı hastalıklı bir
yönetimi olarak görülmesi dışında bir sıkıntı yok.
Ancak bir yandan alt kademede yer alanlar gözetim altına alınırken diğer
yandan varoşlarda yaşayan alt gelir risk gurubundakilerin olası kural ihlallerine karşı
güvenlikçi bir anlayışla üç metre duvar üzerine ferforjeye ilave jiletli telli bir güvenlik
bariyerine ihtiyaç duyulması psikolog ve sosyologlarca incelenmesi gereken bir
çalışma alanı olarak önümüze çıkıyor.
Konuyu merak edenlere: İş ve özel yaşam anılarını ayıran yeni bir prosedürle
iş-yaşam dengesini yeni bir düzeye taşımayı amaçlayan bir şirket olan Lumen
Industries'de yaşananlara odaklanan “Severance” dizisini izlemelerini öneririz.
Çalışanlarına iş yerinde sunduğu kimlik/kişilik, çalışan özel yaşamına döndüğünde
hafızasından siliniyor. Çalışan işiyle ilgili hiçbir şey hatırlamıyor. Çift kişilikli olarak
yaşamak durumunda bırakılıyor. Şirket: “Mesai saatlerinde; hafızanla, beyninle,
anılarınla her şeyinle benimsin.” diyor. Çalışanı, insani özelliklerinden arındırıp
makineleştiriyor adeta. “1984”ün gelecek yüzyıl versiyonu gibi…
Distopya türünün en başarılı örneklerinden biri olan George Orwell’in “1984”
romanında da Winston Smith, Gerçek Bakanlığı’ndaki işi dolayısı ile Hükümet ve
Büyük Birader hakkında olumsuz görüşlere sahip bir bireydir ancak devlet hakkında
farklı bir görüşü belirtmek bir yana düşünmek bile yasak olduğu için kimse ile
konuşamaz. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların
makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda
inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır.
Kurgusal “1984” romanında Gerçek Bakanlığı çalışanlarının hayatlarının
her anını gözetleyen Büyük Birader’e karşı verdikleri mücadele günümüzde
sendika binalarının içinde yaşanıyorsa; yaşananların distopya mı gerçek mi
olduğuna ve nasıl bir dünyada yaşadığımıza siz karar verin.
Sosyal hiyerarşinin en üst basamağında lüks markaların yürüyen reklam
panoları gibi aramızda dolaşan sendika baronlarının, sendikal burjuvazinin

patronaj koltuğundan bizleri harcanabilir nesneler gibi görmelerine de
şaşırmamamız gerekiyor.
İlgilenenler, geçmişi bugüne göre dizayn ederek; geçmişi bugünün
politikalarıyla uyumlu hale getirmekle görevli Gerçek Bakanlığı çalışanlarının
çalışmalarını ve Winston Smith’in proleter mahallesinden aldığı deftere Büyük Birader
hakkında yazdığı o veciz sözü “1984” romanından okuyabilirler.
İrfan ehli: “Zulüm pâyidâr olmaz. Zulümle âbâd olanın, âkıbeti berbâd
olur.” Demiştir. Kalın sağlıcakla…
Yıldırım DEMİRCİ