20'den fazla fakültede harem selamlık eğitim var

Din ve inanç anlayışı tarih boyunca iktidarların kurmak istediği toplum düzeninden bağımsız olarak gelişmemiştir...

02 Mayıs 2017 - 23:39

Din ve inanç anlayışı tarih boyunca iktidarların kurmak istediği toplum düzeninden bağımsız olarak gelişmemiştir. Diğer bir ifadeyle siyasal iktidar din yorumunu da kendi suretinde oluşturmaya çalışmış, bunu yaparken de ağırlıklı olarak din adına hareket ettiğini ileri süren yapıları ve devletin eğitim kurumlarını kullanmıştır. Örneğin ortaçağda kilisenin egemenliğinde sunulan Hristiyan din yorumu ile bugün var olan yorumun farklı olması tam da bu nedenden dolayıdır. Yine Sıffın savaşında Ammar b.Yasir’in Muaviye askerlerine hitaben söylediği “biz bugüne kadar Kur’an inmesi için sizlerle savaşıyorduk bugün de yorumu için”[1] sözü de bu duruma tipik bir örnek olarak gösterilebilir.

İlahiyat Fakültelerinde özellikle son 15 yılda gerek öğretim kadrolaşması düzeyinde gerekse de müfredatın  değişimi ve ona uygun olarak kimi uygulamaların hayata geçirilmesi bağlamında ortaya konulan irade bu noktada oldukça düşündürücüdür. Nitekim bu dönüşüm sürecini kristalize eden en önemli uygulamalardan biri de sınıfların cinsiyetçi temelde ayrılmasıdır. Bize göre bu uygulamanın arkasında mezhepçi otoriter anlayışın hakim kılınması anlayışı yatmaktadır. Zira “hak mezhep” olarak sunulan dört mezhepten ikisi kadınların bütün vücutlarını avret yeri olarak görmekte ve dışarı çıkıldığında el yüz dahil bütün vücudun kapatılmasını “İslam Hukuku”nun bir gereği olarak sunmaktadır. Hal böyle olunca ve dahi İlahiyat fakültelerinde bu anlayış “ders” olarak okutulunca, söz konusu yorumun taraftarları uygun iktidar koşullarında bu “dersi” hayata geçirme yoluna gitmektedirler. Öyle ki bugün 20’den fazla ilahiyat fakültesinde kız erkek sınıfları ayrılmıştır. Üstelik bu ayrımın çoğu yerde “öğrencilerin” dilekçeleri sonrasında hayata geçirildiği bilgilerine ulaşmaktayız ki, bu durum, yaşanan düşünsel vahametin geldiği noktayı göstermesi bakımından oldukça çarpıcıdır. Sınıfların egemen fıkıh anlayışına göre cinsiyetçi bir yaklaşımla ayrılması, “peki bu durum nereye kadar gidecek” sorusunu akıllara getirmektedir elbette? Örneğin fakülte koridorları ya da katlar kapkara duvarlarla mı bölünecektir? Ya da üniversite yerleşkesinde kız erkek öğrencilerin yürüdüğü yollar ayrıştırılacak ve iki yol arasına yine zift karası demir parmaklıklar mı çekilecektir? Ve nihai olarak son aşamada cinsiyetçi söyleme uygun olarak müstakil binalar mı inşa edilecektir? Hali hazırda var olan uygulamalar, olası bu uygulamaları da elbette beraberinde getirebilecektir diye düşünüyoruz. Nitekim buna benzer uygulamalar tarihte yerini almıştır. Nasıl mı?

Osmanlı’da “Kadınların belirli bir saatten sonra dışarı da dolaşmaları ve devlet dairlerinde çalışmaları yasaktı. 1573 yılında erkeklerle bir araya geliyorlar diye kadınların, o zamanlar çok meşhur olan Eyüp kaymağı yemek üzere bu semtteki kaymakçılara girmeleri yasaklanmıştı. III.Selim (1789-1807) zamanında çıkarılan bir emirname ile kadınların vücut hatları belirli oluyor diye engürü şalisinden entari kestirip giymeleri yasaklanmıştı. Ayrıca bunları diken terziler dükkânların önünde idam edilecekti. Fatih’ten (1453), Abdülhamit (1909) dönemine kadar yani 456 yıl boyunca kadınların erkeklerle birlikte kayığa binmesi yasaklanmıştı.”[2] Diğer taraftan Sultan 3.Mustafa da kadınların her ne şekilde olursa olsun sokağa çıkmalarını yasaklamış, Yavuz Sultan Selim Kanunnamesi’nde de kadınların su taşıdıkları yerlerde erkeklerin dolaşması yasaklanmıştır. Benzer biçimde ulaşım araçlarına da kadın ve erkeklerin yan yana gelmesini önlemek için tahta bölmeler yapılmış ve hatta kadınların kocaları ile birlikte faytona binmeleri de yasaklanmıştır. Nihai olarak süslü ve büyük başörtüsü kullanan kadınların, elbiselerinin yırtılacağı ve bu tür elbiseler diken terzilerin de sürüleceği fermanları bile yayınlanmıştır.[3]  İlahiyat Fakülteleri’de yaşanan dönüşümün tarihteki izlerini aradığımızda işte karşımıza bu çarpıcı vakalar çıkmaktadır.

Felsefe Tarihi dersinin müfredattan kaldırılması, din psikolojisi, din sosyolojisi ve din eğitimi gibi derslerin kredi saatlerinin azaltılması ve benzeri değişiklikler de İlahiyat fakültelerinde yaşanan paradigma değişiminin bir diğer yüzünü ortaya koymaktadır. Yine bu değişimin arkasında da mezhepçi egemen din yorumu bulunmaktadır. Lakin biz bu noktada hadisenin tarihsel, fikri ayağını değil, bu uygulamalara tepki gösteren İlahiyatçıların görüşlerini aktarmak istiyoruz. Örneğin ilahiyatçı Prof.Dr. H.Ömer Özden bu değişime tepkisini şöyle dile getirmektedir: “Bu derslerin özellikle de felsefe derslerinin kaldırılması İlahiyat Fakültelerinin zaman içerisinde önemli bir ivme yitirmesine ve dış dünya ile olan bağını yitirmesine ve kapatmasına neden olacaktır. Niçin diye sorulacak olursa bu dersler İlahiyat Fakültelerinin dışa açılan penceresi ve kapısı gibidir. Dolayısıyla öğrenciler de bu bağ ile topluma entegre olmakta, toplumda önemli bir kişi haline gelmektedir.” Özden’in görüşleri bunlarla sınırlı değildir. Devam edelim: “Felsefe tarihini fakülteden kaldırmak demek, analitik düşünceyi kaldırmak, eleştirel düşünceyi kaldırmak demektir. Ve dolayısıyla “Felsefe tarihi bulunmayan İlahiyat Fakültelerindeki eğitim ve öğretim, giderek skolastik bir hal alacak ve yeni bilgilerin üretimi tamamen durup ezbere dayalı bir öğretim oluşacaktır. Böylece Kur’an’ı Kerim ve diğer dini metinlere biz sadece ezber yapmak için yapacağız demektir. Ezber yapan bu fakülteler ileride “Yüksek Kur’an Kursu” niteliği kazanacaktır. Bu ise ülkemizin ve İlahiyat fakültelerinin geleceği açısından fevkalade yanlış bir tutumdur.” Çıkarılan son KHK’larla görevinden ihraç edilen Prof.Dr. Cihangir İslam’da konuya olan tepkisini şöyle dile getirmiştir: “Bu uygulamaların bir benzeri de bin yıl önce Nizamiye Medreselerinde yaşanmış, felsefe dersleri çıkarılmış, sadece Eş’ari Kelamı ve Şafii Fıkhı okutulmuştu. Sonuç: Müslümanlar siyasi anlamda bir üstünlük dönemine girmesine rağmen düşünce hayatı ve üretimi İslam dünyasında hemen hemen durmuştu. Hür düşünce gerçek anlamda sekteye uğramıştı. Nizamiye Medreselerinde bu homojenleştirilmiş öğretimin temelinde siyasetin ilme müdahalesi yatıyordu. Bu ilmin de itibarını zedeledi. Olaylar dikkatle incelenirse felsefe ve düşüncenin kapısını kapatanlar bu alimler değil, alınan siyasi kararlardır.” Nihai olarak görüşlerini şöyle noktalar İslam: “Bugün ilahiyat öğrencilerinin felsefe ile bağlarının azaltılması değil daha da güçlendirilmesi sağlanmalıdır. Din düşünceden kopartıldığı zaman fikir üretimi durur. Felsefeyi dışladıktan sonra biz Müslümanlar çığır açan bir alim yetiştiremedik... Hakikate olan özlem, arayış, ve bağlılık insanları birbirine yaklaştırır. Felsefe bunu sağlar.”

Müfredat değişikliğine gösterilen tepkiler sadece bu isimlerle de sınırlı değildir. Devam edelim. İlahiyatçı Doç.Dr.Saffet Kartopu: “Programın getirdiği insan modeli sığ, kalitesiz, ezberci, dünyaya kapalı, estetik zevkten yoksun, anlamadan inanan, sadece itaat kültürünü önemsemiş, dogmatik ve fanatik dindar tipidir.” İlahiyatçı Doç.Dr. M.Fatih Genç: “Müfredat değişikliği ile ilahiyatçıların sağlıklı bir din tasavvurunun oluşması engellenmeye çalışılmaktadır. Bu durum ilahiyat mezunlarının hem topluma hizmet imkanlarını sınırlayacak hem de vahhabi/selefi akımın etkisine girmesine neden olacaktır.” Felsefe dersinin kaldırılmasına tepki gösteren isimlerden biri ise çok çarpıcıdır. Bu isim Yenişafak yazarı da olan Yusuf Kaplan’dır. Bakın Kaplan bu duruma nasıl tepki göstermiş: “İlahiyatlardan felsefe derslerinin kaldırılmasının, en geniş anlamıyla, tehlikeli bir siyasi felakete yol açabileceğini görmek gerekiyor. Selefiliğin hızla yaygınlaşmasına. İşte tam bu noktada bahsi geçen sürecin orta ve uzun vadede Türkiye’de modern selefiliği tetikleyeceğini, bunun bizi tam bir çıkmaz sokağın eşiğine sürükleyeceğini, YÖK’ün, felsefe derslerini kaldırmaya kalkışarak nasıl bir cinayete imza attığını hatırlatıyor ve YÖK’ü bu kararından derhal vazgeçmeye çağırıyorum.”

Türkiye başta olmak üzere İslam dünyasında egemen din eğitimi hali hazırda baskıcı, otoriter ve nakilci zümrenin egemenliğinde etkinliğini sürdürürken, İlahiyat Fakültelerinde yaşanan  bu dönüşüm yıkım sürecini hızlandıracaktır diye düşünüyoruz. İfade ettiğimiz üzere mevcut din eğitiminin sonuçları ortada iken bundan bile geriye gitmenin sonuçlarını görmek için müneccim olmaya gerek yoktur. Çok açıkça ifade edelim ki, IŞİD başta olmak üzere pek çok silahlı örgüt, aklı dışlayan, nakli kutsallaştıran, bağnaz din yorumu ve eğitimi ile de kadrolar devşirmektedir. Hal bu iken İlahiyat fakültelerinde sınıfları ayırmak, felsefe derslerini kaldırmak ve bağnaz, despot din söylemini egemen kılmak kimin işine yarayacaktır? Bu dönüşümle yetişecek zihinler, özgürlükçü inanç anlayışını nasıl öğretecektir? Elbette böyle bir durum söz konusu olmayacaktır. Bu noktada yine kimi ilahiyatçı isimlere söz vererek yazımızı noktalamak istiyoruz. Birlikte okuyalım. Prof.Dr. Abdülaziz Bayındır: “Bugün Türkiye’deki ilahiyat fakültelerinde okutulan din ile IŞİD’in dini arasında en küçük bir fark yoktur. Şii ve Sünni bütün mezheplerin anlattığı din IŞİD’in uygulmaya çalıştığı dindir. Biz karşı çıkıyoruz diyenler dünya kamuoyunda oluşan olumsuz yapıya karşı biz öyle değiliz diyerek karşı çıkanlardır.” Prof.Dr. Caner Taslaman: “IŞİD’e karşı çıkan önemli bir kesim de, IŞİD’in atıf yaptığı kaynakları kabul ediyor. Ve bu kaynaklara en ufak bir eleştiri getirmeden IŞİD’e eleştiri getirebileceğini zannediyor. Mürtedin (dinden çıkan) öldürülmesi gerektiğini bir kişi kabul ediyorsa, namaz kılmayanın mürted olduğunu kabul ediyorsa, bu kişi zaten IŞİD’in kafasını kabul etmiş demektir.” Mustafa İslamoğlu: “İmam-Hatip ve İlahiyat müfredatı değiştirilmedikçe bu memlekette geleceğin ışidçileri yetişmeye devam edecektir.”  Ve İhsan Eliaçık: “Bugün ilahiyat fakültesinde, imam hatipte okuyan bir genç, iki gömlek sonra potansiyel IŞİD’cidir.”

Aydın Tonga

Odatv.com

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
2 Yeni KHK geliyor !
2 Yeni KHK geliyor !
"Dikkat, Fetö'cülere Af Hazırlığı!"