SEVGİLİLER GÜNÜNDE ÖYKÜ GÜNÜNÜ KUTLAMAK


Prof Dr Nurullah ÇETİN

Prof Dr Nurullah ÇETİN

Okunma 14 Şubat 2017, 23:51

M.S. 3. yüzyılda Roma İmparatoru Claudius II, ordusunu güçlendirmek için genç erkeklerin evlenmesini yasaklamış. Bu yasağı dinlemeyen Aziz Valentine, gizli nikâhlar düzenleyerek gençleri evlendirmeye devam etmiş. Fakat yaptığı iş büyük suç sayılan Aziz Valentine, M.S. 14 Şubat 270 tarihinde idam edilmiş. Bu münasebetle Batı dünyası yeni zamanlarda 14 Şubat’ı “Sevgililer Günü” ilan edip kutlamaya başlamış. 
Kapitalizm her şeyi ticarileştirdiği gibi bu günü de ıvır zıvır, fasa fiso, hava civa alım satım pazarına dönüştürüp; sevgi gibi saf, temiz, menfaat bulaşığı olmaması gereken kutsal bir duyguyu çok para kazanma aracı haline getirmiş. Sevginin ve aşkın ölçüsü bilmem kaç taş yüzükle ölçülebilen bu kirli ve kalleş sevgi pazarında tüketim, israf, hesapsızca harcama makinesi haline getirilen insanlar, kapitalist piyasanın haraca bağlanan modern bağımlıları haline getirilmiş. O bakımdan bir Türk ve Müslüman olarak bu Sevgililer Günü pazarı beni ilgilendirmiyor.
Bugün aynı zamanda “Dünya Öykü Günü”. Bu daha anlamlı ve önemli. Sevgi ile öykünün daha doğru, daha hakiki, insani ve sahici sentezini sahih aşk öyküleri üzerinden birleştirebiliriz.
Öykü, daha doğru tabirle hikâye, bir insan gerçekliğidir. Canlı ve cansızlar dünyası içinde sadece insanların hikâyeleri vardır. Yaşanmış diyebileceğimiz gerçek hayatlar, anlatılmaya değer hikâyeleri olan hayatlardır. Hikâyesiz insan, boş bir hayat yaşamış demektir. Hayatta iz bırakan insanların hikâyeleri olur. Zira hikâye, yaşanan güzel, etkili, acı, tatlı, sevinçli, hüzünlü, sarsıcı, önemli, değerli yaşantı parçalarının, hayat dilimlerinin ya olduğu gibi ya da belli bir düzenleme ile yeniden kurgulanarak hatırlanmasıdır. 
Hikâye hatırlamaktır. Hatırlanan şeyler söze, yazıya geçirilir ve sonra okunur veya anlatılıp dinlenir. Eski zamanlara olup biten, yaşanan, görülen, izlenen, duyulan, hayal edilen olaylar niye hikâye biçiminde anlatılıp yazılır ve insanlar neden hikâye okurlar ya da dinlerler?
İnsan, hayvanlar gibi sadece anla ilgi değildir ve şimdi zaman dilimini yaşamaz. İnsanlar geçmiş, şimdi ve geleceği aynı anda birlikte idrak ederler ve yaşarlar. Geçmişi unutamadığı gibi geleceği düşünmeden de edemez. An içinde geçmişe dönük hatırlamalar, olup biten yaşantıların hikâyeleştirilmesi, bunların yazılması, anlatılması aslında geleceği nasıl ve hangi temeller üzerine inşa edileceği kaygısının bir sonucudur. 
Türk milleti olarak bizim en eski zamanlardan beri hem ferdî, hem millî, hem de beşerî manada çok zengin bir hikâye birikimimiz var. En eski destanlardan, masallardan, halk hikâyelerinden, meddah hikâyelerinden, mesnevilerden modern hikâye metinlerine, anlatılara kadar bu kadar eski ve zengin hikâye edebiyatı birikimimizle kurduğumuz temas sonucu kendilik bilincimizi hissediyor, büyük bir millet olmanın tarihsel ve sosyolojik tanıklıklarıyla geleceğe dönük olarak da manevi ve kültürel bağlarla daha sıkı bağlanmış güçlü bir milliyet bilincini perçinlemiş oluyoruz. 
Atalarımızın yüzyıllar boyunca nasıl bir hayat yaşadıkları, ne gibi maceralara atıldıkları, hem ferdî hem de millî manada bütün iç dünyaları, duyguları, düşünceleri, hayalleri, özlemleri, beklentileri, hasretleri, sevinçleri, üzüntüleri, kayıpları, kazançları hepsi değişik türlerdeki hikâye metinlerine kaydedilmiştir. Bizler şimdi onları okuyarak atalarımızın ruhlarıyla sıcak bir temas kuruyor ve tarihin en eski devirlerinden günümüze uzanan bu Türk millî ruhunu nesliler boyu devam ettirecek bir devam zinciri kuruyoruz.
Bugün sıradanlaşan, yavanlaşan, adileşen ve en önemlisi tamamen ticarileşen, sentetik, yapma bir sevgi ilişkisine dönüştürülen aşk ve sevginin en güzel öykülerini bizler yazdık. Türk edebiyatı aşk ve sevgi hikâyeleri ile doludur. Aşkın, sevginin gerçek mahiyetini, sahih özünü bizler ortaya koyduk. Mesela bunlardan biri, bir Arap hikâyesine dayanan Fuzuli atamızın yazdığı Leyla ile Mecnun hikâyesidir.
Sevgililer Günü kutlaması bağlamında en iyi etkinlik bana göre Leyla ile Mecnun hikâyesi okumaktır. Leyla ile Mecnun arası aşkın nasıl bir aşk olduğu anlaşılırsa buradan hareketle aşkın, insanın, maddenin, mananın, dünyanın, hayatın gerçek manası anlaşılmış olacaktır. 
Leyla ile Mecnun aşkının bize öğreteceği çok insani ve hayati değerler var. Her şeyden önce bu hikâye bize aşkın sıradan, gelip geçici, hercai ve salt maddeye, paraya ve maddi anlamda tensel hazlara, şehvet tatminine, gönül eğlendirmeye bağlı bir şey olmadığını gösteriyor. Aşkın, menfaat bağı kopunca terk edilmeye maruz bırakılacak bir sevgi ilişkisi olmadığını öğretir. Zira aşk, sevenlerin tam kaynaşmış, birbirinde erimiş ruh bütünleşmesidir. İki ruhun ayrı bedenlerde kalmaya devam edip birbirlerini ara sıra ziyarete gelmesi değil, iki ruhun tek ruh haline gelmesidir. Benin sen, senin ben olması halidir. Gerçek aşk budur. Böylesine bir sevgi ilişkisi üzerine inşa edilmiş aşkta artık iki ayrı insanın senlik benlik davası, çekişme, didişme, mücadele, kavga, sürtüşme, birbiri üzerinde tahakküm kurma, eğreti değerler üzerinden saygınlık kazanma ya da kaybetme gibi mekanik ve materyalist ilişki biçimi olmaz. Tek ruh haline gelmiş iki ruh aşkının ne olduğunu Leyla ile Mecnun bize somut olarak gösteriyor.
Gerçek aşk, maddi varlığı, bedeni, cesedi tamamen şeffaflaştırır, billurlaştırır, saydam bir hava geçirgenliğine dönüştürüp sevenin ruhunu sevilenin ruhuyla aracısız temasını sağlar. Mecnun Leyla’ya baktığı zaman onun boyuna bosuna, yüzüne kaşına, gözüne yanağına, saçına beline âşık olmamıştı. Mecnun Leyla’nın fiziksel varlığını tamamen eriten ve saydamlaştıran büyük aşk ateşiyle, sıcaklığıyla onun ruhuna lehimlenmişti. Kendi ruhunu Leyla’nın ruhunda şekerin çayda eridiği gibi eriterek artık ayrıca kendine ait ve Leyla’nın da kendinden farklı ruhları olduğu söylentilerini yok saydılar.
Mecnun için Leyla, etten kemikten, kandan ve deriden ibaret bir beden değildi. Onun için Leyla hüsn-i mücerredin yani soyut güzelliğin mücessem hali idi. Zira Mecnun, görünen ve beş duyumuzla algılanan maddi varlıkların yansıttıkları fiziksel güzellik unsuruyla tatmin olan bir ruh sığlığına sahip değildi. Onun geçici, uçucu, kaybolucu, fani maddi güzellikle tatmin olmayan yüksek ruhu, Leyla’nın bünyesinde ebedîleşen, sonsuzlaşan, hayalinde ve ruhunda her daim canlı kalacak olan billurlaşmış hüsn-i mücerredi hissetti, gördü, anladı ve ona âşık oldu. O bakımdan Mecnun’un aşkı 1 günlük, 3 günlük, 1 aylık, 1 yıllık geçici bir aşk değil; sonsuzluğa uzanan kalıcı bir aşktır.
Mecnun, Leyla’nın görünen bedensel güzelliğine değil, onun bedeninde tecelli eden Allah’ın isimlerinin yansıttığı soyut, manevi güzelliğe âşık oldu. Leyla onun için Allah’ın isimlerinin güzelliğine tecelli mekânı olan bir aynaydı. Beşerî aşktan ilahî aşka geçme başarısı ve aşkı böylece sonsuzlaştırması, kalıcı hale getirmesi ve en önemlisi de sahihleştirmesi, onun hem ruh derinliğinin, hem ruh asaletinin, hem doğru ve hakiki bir dünya görüşüne sahip olmasının bir göstergesiydi. Mecnun, Leyla’nın canlı bir vücut halinde dolaşmasını görünce Allah’ın Muhyi ismini, yeyip içip teneffüs etmesinde Rezzak ismini, güzelliğinde Cemil ismini görüyordu. Daha bunlar gibi birçok ismin yansımalarını kalbinde manalı bir terkip haline getiriyordu. Olağanüstü nitelikteki ilahî yaratılış, düzen, ahenk bir sistem halinde onun ruhunda tasavvufi manada büyük fırtınalar, coşkular, heyecanlar, aşklar doğuyordu. 
Mecnun, Leyla adına yapılabilecek her türlü fedakârlığı yaparak, onunla birleşmenin önüne konulan her türlü engeli hafif görerek, önemsemeyerek, onun için dünyadan, her şeyden vazgeçip kendisini çöllere vurarak aşkın büyüklüğünü, ciddiliğini, kutsallığını, sahiciliğini bizzat samimi olarak kanıtlamış oluyordu. 
Leyla’nın istemeden, aile baskısıyla evlendirildiği İbn-i Selam’ın ölümü üzerine Mecnun’un söylediği şu söz manalıydı: “O ölen benim düşmanın değildi. O da Leyla’yı seviyordu. Şimdi o, sevdiği uğrunda can verdi, ben hâlâ buradayım” diyecek kadar aşkına olan saf bağlılığını, aşkın madde ötesi bir soyut, manevi değer olduğunu gösteriyordu.
Mecnun, hayatın anlamını aşkta bulmuştu. Yani ona göre hayat, ruhun tam olarak tatmin olduğu, kalbin mutmain olduğu bir amaç için yaşanmalıydı. Hayat, salt madde için, para için, makam mevki, şan şöhret, gösteriş için yaşanan bir şey değildi. Hayat, bağlanılan bir kutsal değer adına her türlü çilenin, acının çekildiği, her türlü fedakârlığın yapıldığı, ulaşılması için bir büyük yolculuğa çıkıldığı mukaddes bir süreçti. Nitekim babası, Mecnun’u aşkından, kara sevdasından vazgeçirmek için Kâbe’ye götürür. Orada bu aşk derdinden kurtulmak için dua etmesini ister, ama Mecnun tam tersine Leyla’ya olan aşkının daha da artması için dua eder. Yani ona göre aşkından vazgeçmek demek, biyolojik olarak yaşasa bile ruhen ölmek demek olacaktı. Bedenin yemesi içmesi, gezip dolaşması yaşamak demek değildi. Gerçek anlamda yaşamak, hissedilerek, derinden duyularak yaşamak demek, inanılan, kutsallaştırılan değer adına mücadele etmek demekti. 
Aşk, hayatı derinden hissetmek, hayatı anlamlandırarak yaşamak, hayata ruh katmak demektir. Eski zamanların destanlaşan sahici “aşk”ları günümüzde “ilişki”ye dönüşünce büyüsünü kaybetti, Sevgililer Gününe hapsedilince pörsüdü, soldu, kurudu gitti, beş taş yüzüğe takılınca boğuldu. Şimdi aşkı özgürleştirme zamanı.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.