HER ŞEYE RAĞMEN VAR OLMA İRADESİ


Prof Dr Nurullah ÇETİN

Prof Dr Nurullah ÇETİN

Okunma 01 Ekim 2017, 20:44

Altta Didim-Akbük’ten aldığım bir fotoğraf var. Asırlık bir zeytin ağacı kesilmiş ama ağaç pes etmemiş, ümitsizliğe düşmemiş, “ben artık öldüm bittim, benim için her şey bitti” dememiş, bağrından yepyeni bir filiz vermiş ve yoluna devam kararlılığı içinde olduğunu âleme ilan etmiş.
Bu fotoğrafın uyandırdığı derin çağrışım alanlarına ve telkin ettiği derslere bakalım. 
Buna göre insan, hem ferdî hem de millî manada ümidini diri tuttuğu sürece ayakta kalır ve var olmaya devam eder. Kişiyi ve milletleri öldürüp yok eden düşman değil, kendine ve geleceğe dair inançsızlığıdır. Hayatta kalma, yaşama, geleceği yeniden şekillendirme iradeniz, azminiz ve kararlılığınız varsa, tarihe karşı direnme gücünüzü korumuşsanız gelecek sizindir. 
Mehmet Akif bu meseleyi veciz olarak şöyle ifade etmişti:
“Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak... 
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.”
Tarih boyunca Türk milleti olarak biz, düşmanların çokluğundan ve kuvvetinden hiç korkmadık. Doğrudan saldırılara karşı daima kazandık, yenilmedik, yılmadık, usanmadan bıkmadan mücadele ettik ve tarihi kuran başat milletlerden biri olduk. 
“Nüfusunuz varsa nüfuzunuz da vardır” ilkesince neslimizi koruduk, çoğalttık ve bugüne geldik.
Ancak modern zamanlara geldiğimizde özellikle de yaklaşık son 30 yıldan beri emperyalist Haçlı Batının içimizden ayarladıkları işbirlikçi hain güruh kanalıyla uygulamaya soktukları sinsi plan, proje ve değişik şekillerdeki kültür emperyalizmi bağlamındaki çalışmalarıyla Türklerin ümidini, geleceğe olan inancını kırmaya çalışıyorlar.
Türkleri amacı ve hedefi olan şuurlu bir millet olmaktan çıkarıp salt günlük, anlık, bireysel haz ve zevklerinin peşinde olan, bundan başka bir şey düşünmeyen, millî manada gelecek planı olmayan, salt bencilce bireysel bir hayat kurgusuna mahkum eden bir algı oluşturdular. Maalesef bunda büyük oranda başarılı oldular. Bugün Türk gençliği evlenmiyor, evlenenler çocuk yapmıyor, çocuk yapanlar 1, en fazla 2 çocuk yapıyor. Boşanma oranları da hızla artıyor.
Türk milletinin en temel kurumlarından biri olan aile ve evlilik kurumuna olan inancını kaybetmiş ya da bilinçli projelerle kaybettirilmiş. Bu bağlamda televizyon dizilerinin ve buna benzer faaliyetlerin bu konuda çok etkili bir işlev gördüğünden eminim. 
Tarihin efendisi olan dev Türk milleti çınarı kökünden kesiliyor.
Bu büyük çınarı kesmekle yetinmiyorlar, kendileri için olası bir tehlike olan Türkün geleceğini de yok etme planları kurup, kesilen bu kökten yeni Türk filizlerinin fışkırmasının önüne geçmek için kesilen ağacın her tarafına beton döküyorlar, kökünü kurutmak için zehirli ilaçlar akıtıyorlar.
“Az ateş çok odunu yakar.” atasözünü üreten Türk, tarih boyunca azlığına bakmadı, ümitle, şevkle mücadele etti. Ama bugün hayati bir tehlike var. Allah’ına, milletine, tarihine, maddi ve manevi, dinî ve millî kutsallarına yabancılaştırılan, hatta düşman edilen Türk gençliğinin “az” olmasına bile tahammül edemeyen dış ve iç Türk düşmanı çevreler, Türkün kökünü kendisine kurutturuyorlar.
Çıkmayan candan ümit kesilmeyecekse azıcık da olsa canının varlığını, neslini koruyacaksın. Kendi elinle kendi kökünü kurutursan ne ümit kalır, ne bir şey. 
Büyük Türk şairi Baki şöyle bir beyt söylemişti:
“Aşk yolında baş gide Bâkî
Başdan gitmeye hevâ vü heves”
(Baki Divanı, hzl. Sabahattin Küçük, TDK yay.,Ankara 1994, s.229)
(Ey Baki! Aşk yolunda baş gider ya da gidebilir. Ama asıl olarak heva ve heves baştan gitmesin.)
Baş gidebilir, gövde, beden gidebilir ama yaşama iradesi, hevesi, isteği, arzusu gitmesin. Önemli olan budur. Türkün başından ve gövdesinden önce imanını çaldılar, millî şuurunu yok ettiler.
Millet olma bilincini tırpanladılar ve büyük oranda da başardılar. O halde dibinden kesilen büyük Türk milleti çınarından yepyeni filizler fışkırma iradesini, heyecanını taşıyan hevesli Türkler varsa tarihî yolculuklarına yeniden başlamalılar.
“Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası” diyen Yunus Emre’nin torunları olan biz Türkler imanımızı, ümidimizi her an tazeleyerek gâvurun “game over (oyun bitti)” dediği noktada oyun kurma iradesini ortaya koyarsak oyun bitmemiş demektir.
Eğer var olacaksak, tarihe karşı bir iddiamız olacaksa biz koşu bittikten sonra da koşmaya devam eden atlar olmak zorundayız. 
Bir başka büyük Türk şairi Nabi de bu bağlamdaki evrensel hakikati veciz bir hikmet beyti halinde şöyle ifadeye dönüştürüyor:
“Dıraht-i ye’sden ızhâr-ı berg ü bâr-ı ümmîd
Tasarrufât-ı ilâhiyyeden baîd midür”
(Nabi Divanı I, hzl. Ali Fuat Bilkan, MEB yay, İstanbul 1997, s.533)
(Ümitsizlik ağacından ümit yaprağı ve meyvesi çıkması Allah’ın tasarrufundan uzak mıdır? Yani Allah isterse olur.)
Tarık Buğra, Küçük Ağa adlı romanının yazılışına ilham kaynağı teşkil eden bir olaydan söz ederken aslında romanının ana izleğine ve bu izleği pekiştiren ana örgeye değinmişti. Hadise şöyle gelişmiş: “İstanbul’un altın sonbaharlarından birinde 1955 veya 1956’nın sonbaharında, Sultanahmet’te, caminin dibindeki kahvede, alçacık hasır iskemlelerden birisine oturmuş dalga geçiyordum.
Birdenbire farkına vardım: Üstümüzdeki dev gibi atkestanesinde dış kabuklar çatlıyor ve yere, ikide bir soyunu sürdürme gücüyle pırıl pırıl kestaneler pat diye düşüyordu. Ağaç bunun için var olmuştu, bütün bir yıl bunun için, tohumunu saçabilmek için çalışmıştı. Ama altında toprak yoktu; kestaneler asfalta düşüyordu… Boşunaydı. Yörüngesine daha üç, dört yaşlarımda girdiğimi sandığım “Küçük Ağa” dizisini yazmak isteğiyle ilk defa işte orada düşündüm.”(Politika Dışı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1992, s.195)
Kestane tohumlarının asfalta düşmesi, soyunu devam ettirmek için her türlü olumsuz şarta rağmen ısrarla her sene tohumunu bitme, yeşerme imkanı olmayan asfalt bile olsa oraya saçma kararlılığı ve iradesi ile; Türk milletinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı işgal döneminde soyunu devam ettirmek için imkansızı mümkün kılacak bir irade göstermesi arasında güzel bir paralellik kurulmuştur.
Bugün Türk milletinin inancı, değerleri, sembolleri, kurumları, bütünüyle varlığı üzerinde korkunç bir yıpratma ve tasfiye projesi yürürlüktedir. Buna karşı Allah’ına, Müslümanlığına, Türklüğüne, tarihine, atalarına, gelecek tasavvuruna, bütün kutsal değerlerine inancını hâlâ koruyan Türklerin sıfırdan, yeni bir hamle ile “ya ol, ya öl!” gibi bir seçenek yerine; sadece “mutlaka ol” ilkesini ve talimatını bir muska gibi koynunda taşıyarak, ayağa kalkma, titreyip kendine dönme, derlenip toparlanma, gelişip büyüme, nüfusunu çoğaltıp nüfuz alanını genişleterek özgürlüğünü koruma isteğini, arzu ve iradesini hemen ortaya koyup faaliyete geçme zamanıdır.
Yoksa feci ve elim akıbet kaçınılmazdır. O da Bilge Kağan atamızın 1242 yıl önceki anlık ve günlük yaşayan, gelecek tasavvuru olmayan, millî bilinci iğdiş edilmiş gafil Türklere uyarısıdır:
“Türk milleti! Tokluğun kıymetini bilmezsin. Acıksan tokluk düşünmezsin. Bir doysan açlığı düşünmezsin. Öyle olduğun için beslemiş olan kağanının sözünü almadan her yere gittin. Hep orda mahvoldun, yok edildin…”
Her söz, bir söze döner: “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” (Zümer, 53)
(01.10.2017)
Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, açık hava, doğa ve su
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.