SADECE AHLAKSIZLARI DEĞİL, AHLAKSIZLARIN DEĞİRMENİNE SU TAŞIYANLARI DA SORGULAMALIYIZ

Konfederasyonumuza bağlı, Türk Eğitim-Sen'in 1. Grup İlçe Temsilcileri Eğitim ve İstişare Toplantısı, 16-18 Aralık 2016 tarihleri arasında Antalya’da yapılıyor. 1400 kişinin katıldığı toplantıda Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, Genel Merkez Yöneticileri, İlksan Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Torun, şube başkanları, ilçe temsilcileri ve ilçe yönetim kurulu üyeleri hazır bulundu.

SADECE AHLAKSIZLARI DEĞİL, AHLAKSIZLARIN DEĞİRMENİNE SU TAŞIYANLARI DA SORGULAMALIYIZ

KONCUK: SADECE AHLAKSIZLARI DEĞİL, AHLAKSIZLARIN DEĞİRMENİNE SU TAŞIYANLARI DA SORGULAMALIYIZ
Konfederasyonumuza bağlı, Türk Eğitim-Sen'in 1. Grup İlçe Temsilcileri Eğitim ve İstişare Toplantısı, 16-18 Aralık 2016 tarihleri arasında Antalya’da yapılıyor. 1400 kişinin katıldığı toplantıda Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, Genel Merkez Yöneticileri, İlksan Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Torun, şube başkanları, ilçe temsilcileri ve ilçe yönetim kurulu üyeleri hazır bulundu.
 
Maaselef var oluş sebebinin dışında bir takım işlerle iştigal eden, adeta kamu çalışanlarını atlama taşı olarak gören bir sendikacılık anlayışı var.
 
Toplantıda bir konuşma yapan Genel Başkan İsmail Koncuk, kamu çalışanlarının nasıl bir sendikacılık anlayışı istediğine artık karar vermesi gerektiğini belirterek şunları kaydetti: “Sendikal harekete 1992 yılında başladık. Türkiye’de ilk kurulan konfederasyon Türkiye Kamu-Se’dir. O günden bugüne çok yol kat edildi. Hatırlıyorum; 1995 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile memurların sendika kurmasının önü açıldı. Ancak 4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu’nu 2001 yılında çıkarmayı başardık, bu şekilde sendikalar toplu görüşme yapma hakkına kavuştu.  Tabi ki kanunun eksikleri, kusurları vardı, bu ayrı bir hadisedir. O kanun sendikacılıktaki taleplerimize tam anlamıyla cevap verecek bir kanun değildi.
 
2010 yılında yapılan referandumun ardından 2012 yılında ise sendikalar kanununda köklü değişiklikler yapıldı. Kanun; 4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu adını aldı. Bu kanunun yapımında baştan sona kadar ben de bulunmuştum. Ancak mevcut kanun da sendikacılık taleplerimizi yeterince karşılayan bir kanun değildir. Bunları niye anlatıyorum? Çünkü; kamu çalışanlarının nasıl bir sendikacılık anlayışı istediğine artık karar vermeli, sonra da bunun mücadelesini hep birlikte yapmamız gerekiyor. Bunu biz talep edeceğiz ve bu ülkeyi yöneten siyasi iktidarlar taleplerimiz doğrultusunda sendika kanununu revize edecekler.”
 
“Geldiğimiz noktada sendikacılığın özgül ağırlığının kamu çalışanlarının taleplerini yerine getirmedeki becerisi, etkisi nedir?” diye soran Genel Başkan Koncuk, sözlerini şöyle sürdürdü: “Tüm kamu çalışanlarının -sendikamız üyesi olsun, olmasın- bunu samimiyetle değerlendirip, cevabını bulması lazım. Ülkemizde nasıl bir sendikal anlayış var? Kamu çalışanlarına gerçekten mücadele eden, doğruyu seslendiren bir sendikal anlayış mı lazım yoksa gelen ağam giden paşam diyen, nefsimize hoş görünen sendikal anlayış mı lazım? Maaleesf ülkemizde var oluş sebebinin dışında bir takım işlerle iştigal eden, adeta kamu çalışanlarını atlama taşı olarak gören bir sendikacılık anlayışı var. Kimin yaptığı hiç önemli değil. Şu an yapanlar belli. Yarın devir değişir; aynı mantıkla bir başka sendikacılık anlayışını onların yerine ikame edersek, yine sendikacılık etiği açısından değişen hiçbir şey olmayacaktır. Bu uyarıları yapmamız tarihi bir görevdir.”
 
Sadece ahlaksızlara kızmayacağız. Ahlaksızların değirmenine su taşıyanları, onların yanında olanları da sorgulayacağız. Zira insanlarımızın talebi ne ise, şekillenecek sendikacılık o olacaktır.
 
Genel Başkan Koncuk, insanlarımızın talepleri ne ise şekillenecek sendikacılığın da o olacağını belirterek, “Ahlaksızlığı şiar edinen, bunu strateji haline getiren anlayış Türkiye’de hala pirim yapıyorsa; o zaman sadece ahlaksızlara kızmanın bir anlamı yok. Sadece ahlaksızlara kızmayacağız. Bunun yanında ahlaksızların değirmenine su taşıyanları, onların yanında olanları da sorgulayacağız. Zira insanlarımızın talebi ne ise, şekillenecek sendikacılık o olacaktır.” diye konuştu.
 
Koncuk sözlerini şöyle sürdürdü: “Bugün malum sendika, yandaş sendika diyoruz. Eğer kamu çalışanları ne istediğini bilmez, sendikacılıktan beklentilerini çok net ortaya koymaz ise, yandaş kavramı hiç değişmeden devam eder, sadece isim değiştirir. Bugün yandaş A olur, yarın yandaş B olur. Onlar da malum sendika olur ama zihniyet asla değişmez.
 
Eğer ilkeli bir sendikacılık isteseydik, insanları ezen, tehdit eden, korkutan değil, ilkeleri olan bir sendikal anlayış Türkiye’de memurları temsil ediyor olurdu.
 
Peki bu noktada yapmamız gereken nedir? Bakınız; Türkiye Kamu-Sen iddia sahibi bir konfederasyondur. ‘İlkelerimiz, ahlakımız olmalı’ diyoruz. Hatta sloganımız, ‘ilkeli, kararlı, cesur sendikacılığın adresi.’  Peki Türkiye’de bunu kim istiyor? Sendikaların cesur olması samimiyetle isteniyor mu? Böyle bir talep gerçekten var mı? Eğer böyle bir talep olsaydı, şu anda en fazla üye sayısına sahip olurduk. Eğer ilkeli bir sendikacılık isteseydik, insanları ezen, tehdit eden, korkutan değil, ilkeleri olan bir sendikal anlayış Türkiye’de memurları temsil ediyor olurdu.
 
Ahlaksızlık yapanları eleştiriyoruz, ‘yandaş’, ‘malum’ sendika diyoruz ama bunların müşteri potansiyeli var mı? Evet, maalesef üzülerek görüyoruz ki; bu kirlenmiş anlayışın bir müşteri potansiyeli var. Eğer böyle bir talep varsa, bu sendikal anlayış hiç değişmez. Ne zamana kadar? Kamu çalışanlarının çoğunluğu gerçekten ihtiyacımız olan sendikacılığın ne olduğuna karar verene kadar...
 
Bazı kurum müdürlerinin derdi koltuğunu korumaktır. O koltuğun bedelini ödüyor. Amenna bunu anladık. Peki kamu çalışanları ne yapıyor? Onların derdi o adamın koltuğunu korumak değil ki…
 
Sendika kanunu henüz çıkarılmamışken, malum bir müdürler sendikası vardı. Müdürler, müdürlüklerinin devamını sağlamak adına bir araya geliyorlardı, diğer çalışanları da üye yapmaya çalışıyorlardı. Amaçları koltuklarını korumaktı. Şimdi de aynı anlayış yine hâkimdir. Şu anda bazı kurum müdürleri koltuğunu korumak için çalışanlar üzerinde baskı yapıyor. Çünkü bedelini ödemek şartıyla o koltuk kendisine teslim edilmiş. Dolayısıyla bazı kurum, okul müdürlerinin derdi koltuğunu korumaktır. O koltuğun bedelini ödüyor.  Amenna bunu anladık. Peki kamu çalışanları ne yapıyor? Onların derdi o adamın koltuğunu korumak değil ki…
 
Kamu çalışanlarının hem ekonomik hem sosyal hem de itibar kaybı ile ilgili problemleri var. Mesela kamuda mevzuat ile ilgili bir sürü olumsuz değişiklik yapılıyor. Buna bir duruş göstermek lazım. Peki nasıl göstereceğiz? Eğer derdi okul müdürünün, postane müdürünün koltuğunu korumak olan bir çalışan kitlesi var ise, bu işin içinden nasıl çakacağız? Bu soruyu hepimizin kendimize sorması lazım. Elbette bu soruyu kendine soranlar, işin farkında olanlar var. Ama maalesef bu sorgulamayı yapmayan büyük bir kitlenin varlığını da göz ardı edemeyiz. Burada belki bir eleştiri de kendimize yapmalıyız. İşin idrakinde olan insanlar olarak biz anlatmakta eksik mi kalıyoruz, bir kusurumuz mu var diye düşünerek, kendimize yönelik bir eleştiri de ortaya koymamız gerektiğini düşünüyorum.”
 
Başarısızlığın bir gerekçesi olmaz. Baskı varmış, şu varmış, bu varmış. Hepsini evvel Allah yıkarız. Gayretle, emekle, mücadele ile hepsini vallahi de billahi de yıkar geçeriz.
 
İstişare toplantılarının teşkilatımız için önemine vurgu yapan Koncuk programlı hareket etmenin önemine dikkat çekti. Koncuk, “Bu toplantımızda ilçe başkanlarımız, ilçe yönetim kurulu üyelerimiz var. Bu mücadelenin neresinde olduğumuzu bileceğiz. Şunu çok net olarak söylüyorum: Üstlendiğimiz görev; namustur, şereftir. Üstlendiğimiz işin şekli ne olursa olsun, adımızı, namımızı koyduğumuz her iş namusumuzdur, şerefimizdir. Bunu başarmak zorundayız. Öğretmensek en iyi öğretmen olacağız, yöneticiysek en iyi yönetici olacağız. Her işin en iyisini yapmaya gayret göstereceğiz.  Burada bulunan ok gibi, mermi gibi 1.400 arkadaşımızın hangi amaçla bu mücadelenin içerisinde olduğumuzu çok iyi bilmesi ve kamu çalışanlarına anlatması son derece önemlidir. Zira olumsuz gidişatı düzeltecek, yanlışlara dur diyecek bizden başka bir başka mekanizma bulmak mümkün değil. Herkes görevini layıkıyla yerine getirir ise, emin olun, uyarabildiğimiz insan sayısı da buna paralel olarak mutlaka artacaktır.
 
Kamuda o kadar çok problem var ki, buluşmamız gereken o kadar çok insan var ki… Dolayısıyla istişare toplantılarımız son derece önemlidir. Bu toplantılar aynı zamanda ilçe başkanlarımızın tecrübelerini birbirlerine aktaracağı bir atmosfer olarak görülmelidir.
 
Başarısızlığın bir gerekçesi olmaz.  Baskı varmış, şu varmış, bu varmış. Hepsini evvel Allah yıkarız. Gayretle, emekle, mücadele ile hepsini vallahi de billahi de yıkar geçeriz. Çünkü biz haklıyız.” dedi. 
 
Güya siyasi iktidarın, bürokrasinin şerrinden korunmak için bir sendikaya üye olmuşlardı. Ama bu insanları koruyamadılar, onlara sahip çıkmadılar. Bu şunu gösteriyor: Zor günde üyelerinin yanında olmayanlar; yarın başkaları da zora düştüğünde onlarında yanında olmayacaktır. Bunlar iyi gün dostu, kara günde asla yanınızda olmazlar.
 
15 Temmuz alçak darbe girişimi sonrasında yaşananları değerlendiren Genel Başkan, “O tarihte kendi üyesinin yüzüne bakmayan, onlara kapılarını kilitleyen sendikaları unuttuk mu?” dedi.
 
Koncuk şunları kaydetti: “Bilindiği gibi 15 Temmuz tarihinde alçak bir darbe girişimi yaşadık.  Bu ihaneti yapanlar en ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Aynı zamanda darbe girişimine sebep olanlar da cezalandırılmalıdır.
 
15 Temmuz’dan sonra Türkiye’de herkes kamuda kimin sendikacılık yaptığını gördü.  Türkiye Kamu-Sen olarak darbeden 4 gün sonra, 19 Temmuz tarihinde yaptığımız açıklamalar var. Biz her zaman haktan, hukuktan, bir tek masumun dahi burnunun kanatılmamasından bahsediyoruz. Aynı tarihlerde birçok yayın organlarının, anlı şanlı internet sitelerinin haberlerine baktığımızda ‘kesin, yakın, yıkın, yok edin’ diyorlardı. Ama Türkiye Kamu-Sen her zaman ‘hak ve adalet’ dedi,  hukuk içerisinde kalmanın önemini vurguladı.  19 Temmuz’dan bu tarafa söylediklerimizde hiçbir değişiklik olmadı.
 
19 Temmuz tarihinde yaptığım açıklamamın altına hakarete varan yorumlar oldu. Ben de, ‘Yarın Fetö’cülükten ihraç edilmeyeceğinizden, açığa alınmayacağınızdan hiç emin olmayın’ demiştim. Bugün görüyoruz ki, haktan, hukuktan, adaletten bahsettiğim için bana hakaret edenlerin bazılarının kafasına da o körün taşı vurdu.  Esasen hiç alakaları yok iken, Fetö’cü olmak ile itham edilip, açığa alındılar ve meslekten ihraç edildiler. O tarihte  kendi üyesinin yüzüne bakmayan, onlara kapılarını kilitleyen sendikaları unuttuk mu? Güya siyasi iktidarın, bürokrasinin şerrinden korunmak için bir sendikaya üye olmuşlardı. Ama üye oldukları sendikalar bu insanları koruyamadılar, onlara sahip çıkmadılar. Bu şunu gösteriyor: Zor günde kamu çalışanlarının yanında olmayanlar, yarın başkaları da zora düştüğünde onlarında yanında olmayacaktır. Bunlar iyi gün dostu, kara günde asla yanınızda olmazlar. Biz meseleyi çözdük ya da çözemedik ama çözme iradesi ortaya koyduk, yardım elimizi uzattık. İnsanları ayırmadık. Hatta o iyi gün dostu sendikanın üyelerine bile kapılarımızı açtık.”
 
Siz elinizdeki tüm istihbarat örgütlerinin gücüne rağmen Fetö terör örgütünün gerçek yüzünü ancak 17-25 Aralık 2013’te anlayabildiyseniz, milletimizin anlamasını nasıl bekliyorsunuz? Milletimiz için bu ihanet şebekesinin maskesi 15 Temmuz’da düşmüştür.
 
Genel Başkan Koncuk 86 bin insanın meslekten ihraç edildiğini, açıkta bekleyen binlerce insan olduğunu söyleyerek, “Kantarın topuzu kaçtı” dedi.
 
“Türkiye bir hukuk devleti ise her olaya yaklaşım biçimimizin, metotlarımızın hukuk içinde olması lazım” diyen Koncuk, suçlu ile suçsuzun ayrımının yapılmasının önemine dikkat çekti. Koncuk şunları söyledi: “Doğruyu tespit etmenin başka yolu yok. Suçluyu, suçsuzu birbirinden ayırt etmek, araştırmak, soruşturmak, insanlara savunma hakkı vermek çok önemlidir.
 
Terörle etkin mücadele etmek amacıyla OHAL yasası kabul edildi. Fakat unutulmasın ki OHAL de, savunma hakkını ortadan kaldıramaz, yaşama hakkını ortadan kaldıramaz. Maalesef görüyoruz ki, Türkiye’de soruşturma yapılmıyor, soruşturma yapılmadığı için insanlara savunma hakkı da tanınmıyor. Herkes ‘Benim suçum ne?’ diye soruyor. Bir insanın kendisine isnat edilen suçu öğrenebilmesinden daha tabi ne olabilir? İnsanlar tutuklu ama suçunu bilmiyor. Bu kişiler nasıl savunma yapacak? Hiçbir bilgi, belge yok, buna rağmen insanlar aylardır cezaevinde tutuluyor. Bu kişilerin çoluğu, çocuğu, itibarı var. Böyle bir anlayış hukuk devletine yakışan bir tavır mıdır?
 
Masum insanların ayıklanması gerektiğini söyleyeceğiz. Eğer bunu söyleyemiyorsak ya da söylersek başımıza bin türlü iş gelir kaygısı yaşıyorsak, o zaman yanlış yapıyoruz demektir. Suçlunun suçsuzdan ayrılması mutlaka sağlanmalıdır. Suçu hukuka ve evrensel normlara göre tespit edeceğiz. Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanmamış hiçbir şey suç olamaz. Bir bankaya para yatırmak nasıl suç oluyor? Bu ülkeyi yönetenler, Fetö ihanet şebekesini 17-25 Aralık sürecinde anladıklarını söylüyorlar. Biz ise bunların dış kaynaklı proje olduğunu yıllardır söylüyor ama muhataplarımıza dinletemiyorduk. Hatta bunu söylediğimiz için o dönemlerde bize hakaret edenler de vardı.  Siz elinizdeki tüm istihbarat örgütlerinin gücüne rağmen Fetö terör örgütünün gerçek yüzünü ancak 17-25 Aralık 2013’te anlayabildiyseniz, milletimizin anlamasını nasıl bekliyorsunuz? Milletimiz için bu ihanet şebekesinin maskesi 15 Temmuz’da düşmüştür.
 
Bakınız; Türk milletinin, İslam dünyasının bir özelliği var: Millet olarak her Allah diyenin peşinden koşuyoruz. Allah diyeni elbette seveceğiz. Manevi hayata son derece saygılıyız. Ancak ‘Allah diyor, peki benim dini duygularımı istismar ediyor mu?’ sorusunu da soracağız. Bu milletin güzel duygularını istismar eden alçaklardan hesap sormak lazım. Allah adına saygı duyduğu için birtakım yanlışları yapan insanların boğazına sarılmanın âlemi yok. Bu ülkeyi yönetenlerin milletimizin özelliklerini çok iyi bilmesi lazım. Bir kez daha söylüyorum: Türk milletinin bunların gerçek yüzünü gördüğü tarih 15 Temmuz’dur. Dolayısıyla yaşanan süreç bu açıdan değerlendirilmezse, bu toplum çok ciddi vicdan azapları ile karşı karşıya kalacaktır. Hatalar, yanlışlar olur ama yeni bir sayfa açılması gerekir.”
 
Bütün kamu çalışanlarına doğruyu söyleyebilen, doğrular için mücadele etme kararlılığında sendikal anlayışlar lazım. Hep birlikte bu sendikal anlayışı güçlendirelim. Bu kendimizin de güçlü olması anlamına gelir. Savunduğumuz ilkeli hayatın, mücadelenin, kıymetli olması anlamına gelir.
 
Koncuk sözlerini şöyle sürdürdü: “Sungurlu’da açığa alınan bir öğretmenimiz intihar etti. İntihar eden öğretmen malum sendikanın üyesiydi. Sungurlu’da açığa alındığı için intihar eden öğretmenin ailesine taziye ziyaretinde bulundum. Bu öğretmenin babasına ‘İntihar etmesinin başka bir gerekçesi var mıydı?’ diye sordum. ‘Açığa alınmayı kaldıramadı’ dedi. Üstelik üyesi bulunduğu sendikanın yöneticileri de açığa alındığında sırt dönmüşler, selamı sabahı kesmişler. Keşke bunlarla mücadele edebilseydi. İşte tüm bunlar vebaldir. Bunlar toplumun her ferdi için bir vebaldir, vicdan azabıdır; o öğretmene sırtını dönen, selam vermekten korkan herkesin vebali var.
 
Bütün kamu çalışanlarına doğruyu söyleyebilen, doğrular için mücadele etme kararlılığında sendikal anlayışlar lazım. Gelin, hep birlikte bu sendikal anlayışı güçlendirelim. Bu kendimizin de güçlü olması anlamına gelir. Savunduğumuz ilkeli hayatın, mücadelenin, kıymetli olması anlamına gelir.”
 
İnsanların kafasında kamu çalışanları ne yaparsa yapsın asla işten atılamaz gibi bir mantık oluşmuş. 657 Sayılı DMK’nın hiçbir yerinde ‘devlet memurları işten atılamaz’ diye bir şey yazmaz.
 
Kamuda iş güvencesinin tartışıldığına dikkat çeken Koncuk, şöyle konuştu: “İş güvencesi tartışılıyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın Başbakan olduğu dönemden bu yana devlet memurluğunun kaldırılmasına yönelik açıklamaları malumunuzdur. 657 sayılı DMK’nın değiştirilmesi gündemdedir. Kamu çalışanlarına kıdem tazminatını verip, onları kapının önüne koyabilecekleri bir sistem ihdas etmek istiyorlar.
 
Devlet, memuru ile vardır. Devleti somutlaştıran, memuru vasıtasıyla verdiği hizmettir. Düşünsenize; öğretmeni eğitimden, polisi güvenlikten, sağlık çalışanlarını sağlıktan çektiğimizde, devlet dediğimiz şey ortadan kalkar. Dolayısıyla yaptığımız işin özelliğine uygun olarak birtakım özel kanunlarımızın olması gerekir. Ancak kamu çalışanlarının sanki sınırsız bir iş güvencesi var gibi anlatılıyor. İnsanların kafasında kamu çalışanları ne yaparsa yapsın asla işten atılamaz gibi bir düşünce oluşmuş. Oysa ki, 657 Sayılı DMK’nın hiçbir yerinde ‘devlet memurları işten atılamaz’ diye bir şey yazmaz.
 
Bazı köşe yazarları da ‘Öncelikle 657 sayılı kanun değişmelidir’ diyor. Cumhurbaşkanı 657 değişsin demiş ya, onlar da aynı şeyi söylüyor. Bu köşe yazarlarına ‘Neresi değişmelidir?’ diye sorsak, bilemez. Ama ortaya konuşuyorlar. Ben de soruyorum; ‘Emmioğlu 657 sayılı DMK’da seni rahatsız eden ne var? Bunu açıkça söyleyin bakalım, tartışalım.
 
Siyasetçi topluma doğru şeyleri anlatmıyor. ‘657 Sayılı DMK değişmelidir’ denilmiş ya, bir sürü yalanla, bu hedefe uygun şekilde toplumu etkilemeye çalışıyorlar. Bu söylenenlerin hiçbiri doğru değildir.
 
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Müezzinoğlu, ‘Bölücülerin kamuda varlığına izin vermeyiz’ diyor. 657 Sayılı DMK’nın hangi maddesi bölücülerin istihdamına izin veriyor? Böyle bir madde yok. 657 Sayılı DMK’nın 125. maddesi çok açıktır. İdeolojik davranmak işten atılmayı gerektiren bir durumdur. Hatta yeni düzenlemelerle bunlar çok daha net hala getirebilir, ‘PKK ya da başka terör örgütünü öven, terör örgütlerine çalışan…’ şeklinde tek tek yazılabilir. Mesela üniversitelerle ilgili disiplin yönetmeliği çıkarıldı, bu hususlar yönetmelikte yazıyor.
 
Dolayısıyla siyasetçi topluma doğru şeyleri anlatmıyor. ‘657 Sayılı DMK değişmelidir’ denilmiş ya, bir sürü yalanla, bu hedefe uygun şekilde toplumu etkilemeye çalışıyorlar. Bu söylenenlerin hiçbiri doğru değildir.”
 
Performans sistemiyle de ilgili açıklama yapan Koncuk şöyle konuştu: “Bursa’da Devlet Personel Başkanlığı’nın düzenlediği kamu personel sisteminin değerlendirilmesi ile ilgili bir çalıştay yaptık. Bu çalıştay’a Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı da katıldı.  O toplantıda Sayın Bakanla bir tartışmamız oldu. Çalıştay’a katılanlara, ‘Bu çalıştay’ın nedeni devlet memurluğu kavramını değiştirmek, iş güvencesini ortadan kaldırmaktır. Buna alet olmayın’ demiştim. Nitekim başta bizim gayretlerimiz olmak üzere, çalıştay sürecince ortaya konulan çalışmalar neticesinde, çalıştay’dan çok güzel kararlar çıktı. O çalıştay’da ‘Kamudaki verimsizliğin nedeni 657 Sayılı DMK değildir. Başka sebeplere bakmamız lazım’ denildi.
 
At biniciye göre kişner diye bir atasözümüz var. Bu atasözü, iyi bir yöneticinin birçok problemi çözebileceğini anlatır. Beceriksiz bir yöneticiyi, kabiliyeti yüksek insanların bulunduğu kuruma verin, o kabiliyetli insanların da köreldiğini göreceksiniz. Dolayısıyla Türkiye Kamu-Sen olarak önce sağlam yönetici atama sistemi getirelim diyoruz. Bunu yaparsak verimliliğin arttığını göreceğiz. Bakınız; Pisa sonuçları ortadadır. Bu, bütün eğitim çalışanlarını, öğretmenleri, Milli Eğitim Bakanı’nı düşündürmesi gereken bir sorundur. Siz ehil olmayan yandaşlarla okullarla yönetmeye kalkarsanız, eğitimde verimi nasıl sağlayacağız, başarıyı nasıl yakalayacağız? Bunu ancak iyi bir yönetici atama sistemi ile sağlayabiliriz.
 
Bu sorunları çözmek yerine ‘657 Sayılı DMK’yı değiştirelim’ diyorlar. Devlet memurluğu kavramının ortadan kaldırılması için Anayasa’nın 128. Maddesinin de değiştirilmesi gerekiyor. Bu, şu anda mümkün görünmüyor. Anayasa’nın 128. Maddesini değiştiremedikleri için performans sistemi getirmeye çalışıyorlar. Genel Başkanlarımız ile bu konu hakkında değerlendirmelerde bulunduk, çalışma yaptık.  1 Eylül tarihinde Devlet Personel Başkanlığı’na görüşlerimizi ilettik. Performans uygulamasının son derece yanlış olacağını söyledik. Bunu madde madde açıkladık. Performans sisteminin verimliliği artırmayacağını, kamuda kaosa neden olacağını söyledik.
 
Performans, kamuda sübjektif değerlendirmelerle yapılacağı için asla kamuyu kendine getiremez. Bunun bir sürü çözüm yolu bulunabilir, oturur, konuşuruz. 657 Sayılı DMK’yı da kökten değiştirmeye gerek yoktur.  Maksadınız üzüm yemekse 657yi beraber değiştirelim. 657 Sayılı DMK’nın değiştirilmesi gereken hususlarını ele alabiliriz. Mesela, ek gösterge rakamları. Öğretmenlerin, memurların ek göstergelerini 800’er puan artıralım diyoruz. Ama bunu kabul etmiyorlar.
 
Doğru ne ise onu yapalım. 657 Sayılı DMK’da hemen değiştirilmesi elzem olan bir madde de yok. Bütün Türkiye’ye ilan ediyorum, yağcı köşe yazarlarına sesleniyorum: 657 sayılı DMK’nın herhangi bir maddesinde ‘devlet memurları işten çıkarılamaz’ diye bir madde yoktur, dolayısıyla yazılarınızı bu doğrultuda yazın.”
 
Mülakatlı öğretmen alımını getirenler büyük bir vebal altındadır. Öğretmenlerimizin mülakatla atanmasını hazırlayan, buna oy veren, karşı durmayan herkes çocuklarımızın vebalini omuzlamıştır.
 
Sözleşmeli ve mülakatla öğretmen alımını eleştiren Koncuk, şöyle konuştu. “Tarihte ilk kez öğretmen alımı mülakatla yapılıyor, bu da Sayın İsmet Yılmaz’a nasip oldu. Sayın Bakan’a sözleşmeli, mülakatlı öğretmen alımının doğru olmadığını defalarca söyledik. ‘KPSS tüm eksiklerine rağmen en adil sistemdir. KPSS ile öğretmen alım devam etsin. İhanet edenler var ise sağlam bir güvenlik soruşturması yapılarak tespit edilir’ dedim. Maalesef endişelerimiz dikkate alınmadı. Öğretmenin niteliğini ya da bölücü olup olmadığını 3 komisyon üyesi 3 dakikada mı tespit edecek? Dolayısıyla mülakatlı öğretmen alımını getirenler büyük bir vebal altındadır. Öğretmenlerimizin mülakatla atanmasını hazırlayan, buna oy veren, karşı durmayan herkes çocuklarımızın vebalini omuzlamıştır. Öğretmeni, mülakat marifetiyle ve sözleşmeli statüde atamak demek; gençlerimizin geleceğini ve umutlarını çalmak demektir Mülakatlı öğretmen alımı nitelikli öğretmen ve memur atama dönemini bitirmiş; nitelikli torpil arama dönemini başlatmıştır. Eğitim fakültesini kazanana kadar çocuğun alnının damarı çatlamış, gitmediği kurs kalmamış, eğitim fakültesini kazanmış, mezun olmuş, KPSS’ye girmiş, bu sınavı da kazanmış, ardından öğretmen alan sınavına girmiş, bu sınavı da kazanmış.  Bütün bunları yok sayıyorsunuz.
 
KPSS’den 50 puan alanlar mülakata giriyor. Mülakat sonuçlarında gördük ki; KPSS’den 95 puan alanlar elendi, 50 puan alanlar ise mülakat komisyon üyelerinin verdiği puanlarla öğretmen olarak atandı. Şu tartışılmazdır ki; mülakat komisyonları çok adil, çok doğru değerlendirmeler yapsalar dahi farklı mülakat komisyonlarında farklı değerlendirme puanları çıkacağı için haksızlık yine olacaktır. Mesela Trabzon’da mülakat komisyonu KPSS’den 90 puan alan öğretmen için, ‘KPSS’den 90 puan almış, demek ki başarılı. Biz de 100 puan verelim’ diyor. İzmir’deki komisyon üyeleri ise ‘KPSS’den 90 puan almış. Biz de yine 90 puan verelim’ diyor.  Peki bu durumda ne oluyor? KPSS’de 90 puan almış iki öğretmenin KPSS puanı aynı iken,  Trabzon’daki heyet iyi niyetli olarak 100 puan verdiği için, Trabzon’da mülakata giren öğretmen, İzmir’deki öğretmenin önüne geçmiş oluyor.  Tüm bunlar olurken, Sayın Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz çıkıp, ‘Biz öğretmenin niteliğini artırmaya çalışıyoruz.’ diyebiliyor.  Sayın Bakan lütfen yapmayın, bu toplumu kandırmaya çalışmayın.”
 
Milletimiz, çocuklarını köleleştirecek olan bu mülakatlı/sözleşmeli alımı da yiyorsa, kendi çocuklarına ihanet ediyor demektir.
 
Koncuk sözlerini şöyle sürdürdü: “Sözleşmeli öğretmenler atandıkları ilde 4 yıl görev yapacaklar. 4 yılın sonunda kadroya geçirilecekler. Kadroya geçirildikten 2 yıl sonra ancak tayin isteyebilecekler. Yani sözleşmeli öğretmenler toplam 6 yıl çalıştığı yerde çakılı kalacaklar. Örneğin Mardin’in Savur İlçesi’nin bir köyünde bir öğretmen 6 yıl çalışacak, bu öğretmenin 6 yıl sonra tayin isteme hakkı olabilecek. Bu da tayinin gerçekleşeceği anlamına gelmiyor, sadece tayin isteme hakkı ortaya çıkmış olacak. Bir hesap yapalım: Bir öğretmenin 27 yaşında atandığını düşünelim. Bu öğretmen 6 yıl sonra 33 yaşına geldiğinde tayin isteyebilecek. Bu öğretmenin tayininin 3 yıl daha gerçekleşmediğini düşünün, tam 36 yaşında olacak. Peki soruyorum; bu öğretmen hayatını nasıl kuracak? Bu durum sadece öğretmenler için değil, sağlık çalışanları için de düzenleme yapıldı. Bu konuyla ilgili davalarımızı açtık. Bilindiği gibi şu an OHAL var. Bu dönemde de kapsam dışı bir sürü işleyişler oldu. İnşallah bu süreç geçecek. Sözleşmelilik ve mülakat sisteminin kaldırılması için çok ciddi mücadele ortaya koymamız lazım, koyacağız. Tüm ana babalarımızı da duyarlı olmaya çağırıyorum. Milletimiz, çocuklarını köleleştirecek olan bu mülakatlı/sözleşmeli alımı da yiyorsa, kendi çocuklarına ihanet ediyor demektir. Sözleşmeli ve mülakatlı öğretmen alımına karşı mücadelemize devam edeceğiz, elimizden gelen gayreti göstereceğiz.”
 
İkinci kez müdür yardımcılığı ataması yapılması ile ilgili talep söz konusudur. O taleple ilgili elimizden geleni yapıyoruz. Konuyu gerek bürokratlara, gerekse Sayın Bakan'a iletiyoruz.
 
Yönetici atamalarında sorunun çözülmediğini kaydeden Koncuk, “Okul yöneticileri için ciddi bir mücadele ortaya koyduk, yapmadığımız eylem kalmadı, hala peşini bırakmış değiliz. Her zaman muhataplarımıza ifade ediyoruz. Mesela son yapılan müdür yardımcılığı düzenlemesi bizim yaptığımız mücadele sonunda hayata geçirilmiştir. Sadece yazılı sınava dayalı müdür yardımcılığı görevlendirmeleri Türk Eğitim-Sen mücadele ettiği için verilen bir haktır. Bunu herkes böyle bilsin. Bilindiği gibi müdür yardımcılarının sadece yazılı sınav ile atanmasına yandaş sendika karşıydı. İşlerine gelmiyordu. Çünkü yazılı sınav olduğunda sadece hak edenler makamlara getirilecektir. Umuyoruz bu sistem böyle devam eder.
 
İkinci kez müdür yardımcılığı ataması yapılması ile ilgili de talep söz konusudur. O taleple ilgili elimizden geleni yapıyoruz. Konuyu gerek bürokratlara, gerekse Sayın Bakan’a iletiyoruz. Bu konuda çalışma yapılması gerektiğini, halen boş müdür yardımcılığı kadrolarının olduğunu, sınav kazanıp görevlendirilmeyenlerin olduğunu söyledik.”
 
Burada meseleyi çok iyi etüt etmemiz lazım. Sadece kendi menfaatimiz açısından baktığımız sürece asla doğru yolu bulamayız. Mesela bugün menfaatimize uygun, destek verdiniz ama yarın merkeze geldiğinizde ne yapacaksınız? Bugün evet dediğinize, yarın hayır mı diyeceksiniz? Dolayısıyla rotasyon konusunu ilke bazında değerlendirmemiz lazım. Biz Türk Eğitim-Sen olarak il içi ya da il dışı rotasyona karşıyız.
 
Rotasyonun yeniden gündeme getirildiğini söyleyen Koncuk, şunları kaydetti: “Rotasyon herkesin kendi menfaati açısından değerlendirdiği bir uygulamadır. Mesela Antalya’nın Muratpaşa İlçesi’nde görev yapan bir öğretmen düşünün. O öğretmen rotasyona karşı çıkar. Ama Antalya’nın Korkuteli’nin bir köyünde görev yapan bir öğretmen rotasyonu destekler. Bu noktada önemli olan doğruyu bulmamızdır.
 
Bakınız; öğretmenlerin önemli haklarından bir tanesi zorunlu hizmet görevini tamamladıktan sonra bulunduğu okulda istediği kadar çalışma hakkıdır. Bir öğretmen; Doğu’da, Güneydoğu’da zorunlu hizmetini tamamlamış, daha sonra merkeze gelmiş ve merkezde istediği kadar çalışma hakkına sahiptir. Rotasyonla bu hakkı Milli Eğitim Bakanlığı’nın eline veriyoruz. Bu nasıl kabul edilebilir.
 
Bakanlığın yaptığı değerlendirmelerde rotasyonun süresinin 8 yıl ya da 12 yıl olacağı ifade ediliyor. Ama bu yetkiyi bir kez kaptırdığınızda bunun sonu yoktur. Yarın diyebilirler ki; 3 yılda bir il içinde rotasyon yapacağız. 5 yıl sonra da diyebilirler ki; 3 yılda bir rotasyon yapacağız ama bu kez iller arasında olacak. Öğretmenlerimiz de Korkuteli’nden Muratpaşa’ya gideceğini sanıyor. Böyle bir şey yok!
 
Şöyle bir örnek daha vereyim: 2015 yılının Ağustos ayında geri çekilen rotasyon uygulaması hayata geçseydi, Ankara ilinde atama yapılacak ilçe grupları şu şekilde belirlenmişti: 1. Grup: Çankaya, Yenimahalle, Altındağ, Mamak, Keçiören, Sincan, Etimesgut, Gölbaşı, Pursaklar. 2. Grup: Akyurt, Kalecik, Elmadağ, Çubuk. 3. Grup: Çamlıdere, Kızılcahamam, Kazan. 4. Grup: Evren, Koçhisar. 5. Grup: Bala, Haymana, Polatlı. 6. Grup: Nallıhan, Güdül, Ayaş, Beypazarı. Öğretmenler sadece bu grup içinde yer değiştirebilecekti. Yani Bala’daki öğretmenin Çankaya’da görevlendirilmesi söz konusu olmayacaktı. Bu durumda ne oldu? Merkeze gelmenin hesabını yapan öğretmenlerin güvendiği dağlara kar yağdı. Ankara'ya neredeyse bitişik olan Kazan ilçesinde görev yapan bir öğretmen 60 kilometre uzaklıktaki Çamlıdere ilçesine gitmek zorunda kalabilecek. Nallıhan ilçesinde görev yapan bir öğretmen de 92 km uzaklıktaki Güdül'e gidebilecek. Ya da Polatlı'da görev yapan bir öğretmen ise 129 km uzaklıktaki Bala ilçesine gitmek durumuyla karşı karşıya kalabilecek idi. 
 
Burada meseleyi çok iyi etüt etmemiz lazım. Sadece kendi menfaatimiz açısından baktığımız sürece asla doğru yolu bulamayız. Mesela bugün menfaatimize uygun, destek verdiniz ama yarın merkeze geldiğinizde ne yapacaksınız? Bugün evet dediğinize, yarın hayır mı diyeceksiniz? Dolayısıyla rotasyon konusunu ilke bazında değerlendirmemiz lazım. Biz Türk Eğitim-Sen olarak il içi ya da il dışı rotasyona karşıyız. Destekleyen olabilir, saygı duyarım ama biz karşıyız.
 
Mesela 13 yıldır Güneydoğu’da çalışan arkadaşlarımız var. Bu haksızlık değil mi? Çok net tedbirler alınmalıdır. Belli bir çalışma süresini tamamlamış olanların tayin talepleri mutlaka ve mutlaka gerçekleştirilmelidir.”
 
Toplantının ikinci gününde ise Eğitimci Canten Kaya “Motivasyon ve İletişim Sanatı” konulu seminer verdi. Toplantının öğleden sonraki oturumunda da ilçe temsilcilerimiz genel merkez yöneticilerimiz ile istişare toplantısı yapıyor.
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.