Doğuda öğretmen olmanın zorlukları

Sayın Site Yöneticisi. İsmim Eyüp EROĞLU. Sitenizde Doğu Anadolu Bölgesi ile ilgili Öğretmen haberlerinde zaman zaman şahsıma ait resmi kullanmaktasınız. Memnun oldum doğrusu. Sizden resmimi bana ait bir ANI da kullanmanızı ve böyle haber yapmanızı istiyorum. Yaşadığım anımda bu resmi çektirdiğim döneme ait. Anı ve fotoğrafımı ekte gönderiyorum. Bu ANI katıldığım bir yarışmada da 1. seçilmiştir.

Doğuda öğretmen olmanın zorlukları

Tarih 11 Eylül 2004. Meslekte 2 yılını geride bırakmış bir öğretmenim. Asker öğretmen olarak Muş’a gidiyorum. Muş/Bulanık/Bingöldek İlköğretim Okulu’na. Babamla beraber gitmiştik. Arabaya üç beş parça eşya yükleyip sabah erkenden ayrılmıştık Rize’den. Saat 22.00 gibi Bingöldek(Kanispi) Köyü’ne vardık.

Köy, adeta karanlığa gömülmüş haldeydi. Etrafta evlerin ışıkları dışında bir sokak aydınlatması falan yoktu. Köyün girişinde birkaç çocuğa rastladık ve muhtarın evini sorduk. Çocuklarda muhtarın evine doğru önümüzden koşarak gitmeye başladı, bizde arkalarındaydık. Eve vardığımızda yemek yiyorlardı.

Bir yer sofrası, çayın yanında üç beş kahvaltılık. Çok sıcak karşıladılar bizi. Yemeğimizi yedik. Muhtar, babacan ve kültürlü bir insandı. Eşi, çocukları olsun hepsi cana yakın misafirperver insanlardı. Yataklarımızı serip istirahata çekildik. Sabah kalkar kalkmaz kendimi kapının önüne attım. Tek katlı, üstü topraktan evler, etraftan rüzgârın etkisiyle gelen saman ve tezek kokuları ve sonbaharla beraber sarıya boyanmış bir köy karşıma çıktı. Köyün hemen üstünde de Bingöldek İlköğretim Okulu duruyordu.

Eşyalar arabanın bagajındaydı henüz. Lojmana bırakalım istedik. Okulla lojman yan yanaydı. Okulun etrafı çeper adı verilen, taşlar üst üste konularak oluşturulan bir duvarla örülmüştü.

Lojmanın ve okulun anahtar yeri yoktu. Zincirle bağlanarak kilitlenebiliyordu. Zinciri söküp içeri adım atınca lojmanın perişan haliyle karşılaştık. Camlar kırık, duvarlar simsiyahtı. Moralim bozulmuştu ama babama belli etmiyordum. Eşyaları bırakıp ilçeye gittik. Arkamızdan çocuklar lojmana girip eşyaları karıştırmışlardı. İlçeye varınca babamı hemen Rize’ye yolcu ettim.

Varlığına alışmadan gitse iyi olacaktı. Halimden memnun bir tavırla babamı yola koydum. Sonraki beş, on veya yarım saati düşünmek dahi istemiyorum. Çok buruk geçmişti. Artık yalnızdım. Gerçi muhtar beni hiç yalnız bırakmadı. Sağ olsun her sıkıntıma koştu. Köyde elektrikler kesince hemen lojmana gelir benle yatana kadar sohbet ederdi. Güzel, tatlı tartışmalarımız olmuştu.


Kulakları çınlasın. İlk iş bir kanepe ve de bir elektrik sobası aldım. Köye giden bir kamyona atıp gönderdik. Bazı ufak tefek ihtiyaçlarımı da aldıktan sonra akşamüzeri tekrar köye çıktık. Köy ilçeye 30 km mesafedeydi. Köyde su şebekesi yoktu. Muhtar, su için çok çaba sarf etmişti. Depolar yapılmış, borular alınmıştı. Daha sonra kanallar kazıldı. Borular döşenecek, ama yardım eden yoktu. Muhtar, ben ve köyden tek bir kişi ile boruların üzerini kapattığımızı hatırlıyorum. Susuzluktan pek şikâyetçi değillerdi. Benim 15- 20 tane 5’şer litrelik su bidonlarım vardı. Bir yıl boyunca öğrencilerimle beraber onlarla lojmana su taşıdık. Ne yazık ki aradan 7 yıl geçmesine rağmen köyde su şebekesi halen bıraktığım gibi durmakta. İlk bir hafta muhtarda kaldım. Kendi evimdeki rahatlığı gördüm onların yanında. Bu süre zarfında lojmanı boyadım. Kırık camlarını yeniledim. Pencereler yerden 1 metre yüksekte olduğu için dışarıdan açılıp kapatılabilen tahta kapaklar taktım. Banyo yapmak için muhtardan bir varil aldım. İçine bir termostat, birde musluk taktım. Fişe takınca kısa zamanda sıcak suyun hazır hale geliyordu.

Kışa kadar banyo sıkıntısı çekmedim. Ama kışın lojmanda hiç banyo yapamadım. Her hafta hamama gidip yıkandım. Çünkü lojmanın banyo olmayan ama banyo olarak kullandığın yeri hem çok soğuk oluyor hem de kışın elektriksiz geçen günler elektrikli günlere göre daha fazla oluyordu. İlçeden köye doğru gelirken başka bir köyün içinden geçiyorduk. O köyün okulu çok güzeldi. Camları PVC ve çift cam, korkulukları takılmış, hatta taş atılıp kırılmasın diye demir korkuluğun üzeri telle kapatılmıştı. Benim lojmanın 1960’dan beri çerçeveleri dahi değişmemiş hepsi çürümüş haldeydi. Benden sonra o lojmanda kalan öğretmen hiç olmadı. Lojman biraz kalınılabilir bir hal alınca orda kalmaya başladım.

İlk gecem ki hiç unutamam henüz televizyonum yok, cep telefonları zaten köyde çekmiyor, sessiz bir ortamda oturuyordum. Kanepemi açıp anacığımın hazırlayıp valizime koyduğu yorganı üzerime çektim. Adeta mis gibi memleket kokan yorganımı koklaya koklaya uyudum. Gece 3.00 gibi bir farenin sağ ayak başparmağımı ısırmasıyla uyandım. Daha ilk gecemde bu olur mu dedim. Pek hoş olmayan bu sürpriz beni lojmandan tamamen soğutmaya yetmişti. Gecenin geçmiş saatinde dakikalarca fare aradım. Kapı altları açık olduğu için rahatça odaya girebiliyorlardı. Neyse ki iki fareyi bulup etkisiz hale getirmeyi başardım ve tekrar yattım. Anladım ki daha lojmanda yapmam gereken işler var. Lojmanın iki odası vardı.

Ben küçük olan odayı kullanıyordum. Onun kapısının altını çıta ile güzelce kapadım. Böylece fare meselesini de çözmüş oldum. Birkaç hafta sonra kendime televizyon ve telefon aldım. Televizyonla beraber bir de güçlendirici denilen bir alet var. Elektrik akımını yükseltiyor. Ondan da almamı söylediler. Gece elektrikler çok düşüyor. Beyaz eşyalar düşük voltajda çalışmadığından o alet elektriğin voltajını yükseltip televizyon vs. çalışabiliyormuş. Ben almadım ve akşamları da saat 22’den önce hiç televizyon izleyemedim. Herkes yatınca elektrikler yükseliyordu.

Ampulden anlaşılıyordu. Ondan sonra televizyon açıp izleyebiliyordum. Rize’deki kendi kadrolu okulumdaki öğrencilerim askere gitmemi hiç istememişlerdi. “5.sınıfa geldik öğretmenim. Bir yıl daha bizimle kalın, bizde 6.sınıfa geçeceğiz. Ondan sonra gidersiniz.” diye bir sürü notlar yazıp masama bırakırlar, çantama atarlardı. Ama beraber göreve başladığım diğer arkadaşlarım askere gidecekleri için bende askere gitme yönünde bir karar almıştım. Ama öğrencilerimle ayrılmak çok zor olmuş, ilk göz ağrılarımı birinci kademeden mezun edemeden askere gitmek zorunda kalmıştım. İlk mektubumu onlara gönderince başkan sınıfta arkadaşlarına mektubu okuyamamış çok duygulanmıştı. Sonra öğretmenleri mektubun kalanını okumuştu.

Telefon numaramı mektuba yazmıştım. Artık okuldan çıkıp lojmana geçtiğim vakit hemen telefonum çalıyor ve her gün mutlaka bir öğrencim beni arıyordu. Aramadıkları gün olmuyordu. Anlaşılan ne ben onlarsız olmaya alışabilmiş ne de onlar benden ayrı olmaya alışabilmişti. Yine bir gün okul çıkışı lojmana girer girmez telefon çaldı. Arayan sevgili öğrencim Azize idi. Askere gidişime en çok içerlenenlerin başında Azize geliyordu. Konuştuk biraz ve sonra bana: “Öğretmenim biz sınıfça bir yardım kampanyası başlattık. Giysi ve kırtasiye malzemesi topluyoruz. Anne ve babalarımızda bize destek oldular. Onlarda kendi çevrelerinden toplamaya çalışıyor.” dedi. Sonra bir yıl önce onlara, askere gidince şayet asker öğretmen olursan bir köy okuluna gidebilirim demiş, onlarda bana, öğretmenim sizin okulunuzu kardeş okul yapıp yardımlar göndeririz demişlerdi. Şimdi bu düşüncelerini hayata geçiriyor olmaları beni çok duygulandırmıştı. Gözlerim dolmuş, sesim titriyordu. Gurur duydum hepsiyle.

Ardından topladıkları yardımları kolileyip kargoyla gönderdiler. 1 hafta sonra kargoya gittim. Adıma gelmiş 7 büyük koli gördüm. O anı kelimelerle ifade edemem. Adeta kolilerden öğrencilerim çıkacak gibi hissediyordum. Hemen kolileri köye giden bir traktöre yükledik ve köye götürdük.  Akşam olunca hemen kolileri açmak istiyordum. Ama dayanabilmek için kendimi hazırlamaya çalışıyordum. Öğrencilerim kendi kıyafetlerini bile kolilere koymuştu. Onları görüp ağlamaktan çekiniyordum. Tek tek kolileri açtım. Kolilerdeki her şeyi tek tek elime aldım.


Saatlerce kolilerin içindekileri bakmakla zaman geçirdim. Kolilerde sadece giysi, kırtasiye yoktu. Memleket, hasret, özlem, sevgi, her şey vardı. Öğrencilerimin kıyafetlerini görünce hemen tanıdım onları. Okulda giyerlerdi. Hırkalar, eşofmanlar, atkılar, paltolar vb. Koy verdim kendimi ve ağladım. Öğretmenliğin tadını doya doya hissederek ağladım. Meğer öğretmenliğin lezzeti böyle bir şeymiş. Yardım yapan herkesin listesini de göndermişlerdi. Hepsine ayrı ayrı teşekkür mektubu yazıp gönderdim. Belediye başkanından, esnafına, öğrencisine kadar hepsine. Sonra aklıma bir fikir geldi. Acaba bu yardımlar haber yapılabilir miydi? Hemen gazeteyi açıp gazetenin telefon numarasını buldum. Aradım ve bana haber ajanslarının numarasını verdiler. Aradım ve görüştüm. Ajans bana Muş Muhabirinin telefonu verdi. Hemen onu aradım ve “Olabilir.” cevabını aldım. Sonra adresini de alıp hafta sonu hemen Muş merkeze gittim.

Muş ile Bulanık arası 110 km. Muhabirle buluştuk. Detaylı bilgi verince tamam hemen gelip çekimleri yapalım dedi ve telefonumu bekle dedi. Aradan günler geçti. Meğer gün içinde beni aramış ancak okulda olduğum için telefonlarına cevap verememiştim. Sonra aramadı düşünerek ben arayınca bana: “Nerdesiniz hocam?” demez mi. Pazar günü geleceklerini ve okulu hazırlamamı istedi. Sıraların üzerine kolileri boşaltarak harika bir dekor oluşturduk. Adeta bir kırtasiye bir okul eşyaları satan mağaza görünümü oluşmuştu. Pazar sabah saat 9’da geldiler.

Farklı haber ajanslarından da 2 muhabir daha geldi. Çekimler, röportajlar yaptılar. Bir hafta geçmemişti ki çeşitli gazetelerde ve televizyonlarda haberler yayınlandı. Gazete alıp hemen Rize’ye öğrencilerime gönderip sayelerinde olan güzelliği onlara da gösterdim. Ama asıl güzellik bu değildi. O gün çekimlerden sonra muhabirler bana köyde haber konusu olabilecek başka bir durum olup olmadığını sormuştu. Bende köyde akraba evliliğinden olduğu düşünülen çok sayıda sakat çocuk var dedim. 20’den fazla sakat vardı. Bazılarının evlerine giderek çekimler yaptılar ve asıl bomba haber bu sakatlar için yapılan haber oldu. Televizyon ve gazete köşelerinde bu habere çokça yer verildi. Açık oturumlarda bu konu tartışıldı. Ardından İstanbul Teknik Üniversitesinden profesörler köye geldi. Sağlık ekiplerince muayene çadırları kuruldu. Bütün sakatlar muayene edildi.


Kimileri tedavi için İstanbul’a götürüldü. Hepsine tekerlekli sandalye verildi. Vali, kaymakam tüm protokol köydeydi. Ve neticede öğrencilerimin iyi niyetle başlattıkları yardım kampanyası öyle bir sonla neticelendi ki bundan iyisi sanırım olamazdı. İnsanın içinden samimi olarak gelen ve bir de temiz bir kalple niyet edilen ameller tahmin edilemeyecek hayırlı sonuçlara gebe olabilmekte ve hiç tanımadığı insanlara büyük faydalar sağlamaktadır ki bu olay bunu net bir şekilde de göstermiş oldu. O günden sonra eski öğrencilerim ve köydeki öğrencilerim mektuplaşmaya başladılar.

Yarıyıl tatiline Rize’ye gelirken küçük hediyeler hazırlayıp yardım gönderen öğrencilere vermem için bana verdiler. Böylelikle arada kopmayacak gönül köprüleri oluşturdular. Köylüler beni çok sevmişlerdi. Yaşanan bu olayın etkisi de vardı elbet. Köyde girmediğim, misafir olmadığım ev yoktu. Her gün sıcak tandır ekmeği yedim. Soframdan yumurta, yoğurt hiç eksik olmadı. Köyün gençleriyle hafta sonları maçlar yapar, sonra da lojmanın bahçesinde oturur çay içerdik. Köylülerle mantar toplar, tarlada çalışanları ziyaret ederdim. Gün geldi ve babam köye tekrar çıkageldi. Bu sefer beni almak için gelmişti. Sıkıntıyla geçen ilk günler, çetin kış şartları artık tatlı birer anı olmuş ve tüm köy beni yolcu etmek için okulun bahçesine toplanmıştı. Bir gün gelip de Bingöldek’ten gözyaşlarıyla ayrılacağım aklımın ucundan dahi geçmezdi.



Öğretmenler Haber
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.